
Kalbimde sürgünlerle sürülmüş buğday tarlalarının fotoğrafları var. Her gece bir mum yakıyor, sönene kadar fotoğraflara bakıyorum. Sözlerin yanık resimler gibi düşüyor gözlerimin kandillerine. Gözlerim karların üstündeki korlar gibi kızarıyor. Sonra iki ırmak olup, iman tahtası kemiğimi sınır çizerek, aşağılara doğru akıyor. Kendimi ikiye bölüyorum gözlerimle; yarısı sen, yarısı ben oluyorum. Yatağını arayan, birbirine baka baka akan iki ırmak oluyoruz. Aramızda hatıralarla ilmik ilmik örülmüş bir perde var.

On sekiz bin âlemin Muhammed Mustafâ’sı Habibullah, kâinat ağacının çekirdeği ve meyvesidir. Rabbimizin O’na olan şefkati kâinatın yaratılmasına, O’nun Rabbimize karşı olan muhabbeti ise cennetin yaratılmasına sebeptir.

Bazı yazarlar birkaç eseriyle öykü ve sanat yaşamlarının dairesini kurup tamamlar veya çok kısa zamanda dairelerinin içine sıkışıp kalır. Ya da belli bir yaş sınırını aşar aşmaz daireleri kapanır. Oysa Özdenören, her kitabıyla yeni daireler kurar; bir daire tamamlandıktan sonra bir yenisine geçiş yapar. Hem kendi öyküsünün önünü açar, hem de Türk öykücülüğüne yeni kapılar aralar. Bu anlamda Hastalar ve Işıklar, Çözülme, Çok Sesli Bir Ölüm Gül Yetiştiren Adam, Çarpılmışlar, Denize Açılan Kapı başka başka daireleri oluşturur. Kuyu ile başlayan süreçte ise iç içe geçen, birbirinden ayrı, ama birbirini bütünleyen yeni bir süreç göze çarpar. Kuyu, aşkın öyküsüdür. Hışırtı ile başlayan, Toz ile devam eden süreç ise, aşkı konu olarak da doruklaştıran felsefî özellikli öykülerdir.

Zizek’in düşünce dünyasına nüfuz edebilmek için, Zerdüşt’ten Deridda’ya, Deleüz’den Hegel’e, Kant’tan Gadamer’e, Kafka’dan Freud’a, Lenin’den Marks’a bir dizi okumalar yapmış, Kıeslowski ve Tarkovski’nin metaforlarını çözmüş olmak gerekir.

O, bir şiirinde dediği gibi, bazen ‘başımızı kaldırdığımızda, (ansızın) bir deniz gibi geri çekilir…’ Bazen, ‘gözlerini büyük büyük açarak’, ‘gece rüyasında kaçak bindiği bir trende deniz tuzu’ arar. Bazen de, ‘bir kuğunun sürmeli gözlerinde yazan şeyin ne olduğunu merak’ ederek, ‘elinde tuttuğu bir buz parçasından’ yolu izler, ‘meryem’in inci doğumu’na çıkar… Çünkü o ‘kalbinin kenarından geçen bir duman battaniyesi ile’, bize, bir meleği çoğaltmak için yazmaktadır. Modern Türk şiirinin uzak ve yakın fırtınası olan Müldür, metinlerarasılık alanının en seçkin örneği Divanu Lugati’t-Türk’ün bir yerinde şöyle der:

Bunca asır ve bunca farka rağmen birlikte arayalım.kalemleri kıralım. Bir daha tek bir satır yazmayalım.ve sadece arayalım.çünkü hattat, aramanın ve bulmanın yolunu öğreneceğime dair inancım var.

“Gel” dememiştir Şahin’e Müjgan ama işte “gelme” de dememiştir. Tercih sunmuştur; tereddüt ve liyakatsizlik acısıyla kendini bulamama girdabı arasındaki tercihi Şahin’e bırakmıştır adeta.

Russia was always notorious for the gap between culture and civilization. Now there is no more culture. No more civilization. The only thing that remains is the gap. The way they see you.

Tanrım! Babalar ve Oğullar’ın görkemi nedir öyle! Adeta bıçağın kemiğe dayanması gibi birşey. Bazarov’un hastalığı nasıl da güçlü anlatılmış, kendimi halsiz düşmüş hissettim ve sanki ondan hastalık kapmışım gibi bir duyguya kapıldım. Ya Bazarov’un sonu? Ya ihtiyarcıklar? Kukşina? Nasıl yaptığını şeytan bilir. Tam anlamıyla dahiyane.

Cahit Zarifoğlu, Yazı Yayıncılık’tan 1976 yılında çıkan İşaret Çocukları adlı ilk kitabına aldığı Su serlevhalı şiirinde “ve raskolnikov müthiş bir iman ağrısı çekmektedir” dizesine yer verir. Şair, şiirinin sonraki yayımlarında dizeyi “ve raskolnikov müthiş bir iman ağrısı çekmektedir” şeklinde değiştirir.