
Uzun zaman aradan sonra Beyazıt’taydım yine. Tanıdık yüzler, dost gözler vardı. Gülümseyemiyorduk. Sarılamadık gülümseyerek. Bilenen bir öfkenin ivmesi soluk alıp verişlerimize işlemiş, soğukla daha bir keskin, daha bir hırçın karışıyordu yağmura…Keşke yine kitapçıları avare dolaşma için çıkıp gelmiş ve bir vakit namazı için uğramış olsaydık aşinası olduğumuz avluya.Keşke gözlerimde yaşlar, kalbimde öfke birikmeseydi…Keşke dişlerim de ,tırnaklarım da kenetlenmeseydi birbirine…ve Filistin’in umut çiçekleri bir anda solmamış olsaydı keşke…

Şeyhin kapısında duran ariflerden gencecik yaşında işittiği bu söz muhabbet-i ilahinin gerçek ve bitimsiz olduğunu anlamasını sağladı. Allah ‘ın gölgeleri vardı ve bu gölgelerin yol göstericiliğinde ancak güneş bulunabilirdi.
Bildi, anladı, hayalinin gölgesinden kurtulup ariflerin gölgesine sığındı. Genç dervişin sırları vardı, sonra hayalleri, ve sonra hakikatleri.

Engin denizlere kulaç atmak isteyen yüreğim, hayın anları yakalamanın ve bunları değerlendirmenin peşine düşmüştü. Oysa ruhumun derinliklerinden kopup gelen dalgalar, bir goncanın kanadında hep senin kıyına bırakırdı beni.
Ey deniz yüzlü, duru gözlü Köroğlu! Sen bana bir el verdin. O el ile içimdeki dalgaları devirdin. Oysa şimdi her zamanki gibi hep öyle susuyor, benim deliliklerime gülüp geçiyorsun. Hani ellerin, ellerin… Ver elini doya doya öpeyim. Ellerinin kapısında öleyim. Sevdiceğim, sevdiceğim.

Dağ, buluta bir de çocuğa yakın görünür galiba. Hemen şuracıktadır. İki adımda çıkıverirsin üstüne. Oradan nineni görebilirsin, Teke sakal’ın mağarasını, evini, anneni… Biraz bulut koparırsın gitmişken, evin tavanına asarsın onu da.
Komşular bize geldi. Bizi trene götürdüler. Komşular hayretle bize bakıyor, biz de trene bakıyorduk hayretle. Annem de korkmuştu, ben de korkmuştum, Ayşe de… Bir de mahzun Kürt kızları bakıyordu önümüzden hızla geçen pencerelerden. Ne güzeldi…

Rab Cemalini gösterdi. Ve hayat başladı ANNE’yle. Başka değil, illa şefkatindendir ANNE’nin: _Sarıldı, sarmalandı; serpildi, yükseldi; başı göklerdedir çocuğun. Ve hiç emzirilmemiştir abdestsiz çocuk. Âlim olacaktır, görülmüştür; hamur yemektedir aşinası. Ve sevgiyle karılmıştır çocuğun mayası. Sevgi hayat boyu baş tacı edilir, çünkü ANNE’ye de aynı yoldan gidilir.

Kalbimde sürgünlerle sürülmüş buğday tarlalarının fotoğrafları var. Her gece bir mum yakıyor, sönene kadar fotoğraflara bakıyorum. Sözlerin yanık resimler gibi düşüyor gözlerimin kandillerine. Gözlerim karların üstündeki korlar gibi kızarıyor. Sonra iki ırmak olup, iman tahtası kemiğimi sınır çizerek, aşağılara doğru akıyor. Kendimi ikiye bölüyorum gözlerimle; yarısı sen, yarısı ben oluyorum. Yatağını arayan, birbirine baka baka akan iki ırmak oluyoruz. Aramızda hatıralarla ilmik ilmik örülmüş bir perde var.

Her şey birbirine girdi. Kafa karışıklığım had safhada. Hastanede sıra beklerken bunun normal bir süreç olduğunu düşündüm. Gelirken yolun sonundaki sarmaşıklı evin bahçesinde gördüklerim gibi. Cenneti andıran yeşil, sarı, kırmızının oluşturduğu renk cümbüşü…
Kamelyadaki genç kadın… Dalgındı. Yoldan geçen birinin öylesine süzülüşüne benzemiyordu bakışları. Saatlerdir orada, öylece oturuyordu.
(Anne, bak! Denizde ışıklar yandı” diyen çocuğun [...]

Niyeyse içim dışıma sığmaz olur. Sonra da bıkarım; ismimden, adresimden, olanlardan, iğreti geçen zamandan. “Sen yokken” diye bir yazıyı kurgulamıştım. Düdük sesiyle irkildim. Cümleler zihnimde uçuştu. Galiba son vapur kalkıyordu:
“Sen yoktun, kendimi uykuya verdim günlerce, derin kaygısız. Rüyalar gördüm, sahici gibi. Sonra ani uyanmalar, dehşetle etrafıma bakınmalar. Şimdi bir deprem olsa bundan fazla korkmam demeler, [...]

“Boşluğa bakan pencere… Orada bir siluet, sisler arasında. Öylece bakıyorsun Esin…
Karmakarışık rüyalar, hayra yorulası. Ben düşmeden saçı beyazlayan /beyazlatan gamın peşine, yağmur ağacak yeryüzüne… Rahmetin doyurucu, diriltici dingin hali.
Hep sen vardın. Kaybolup kapıları kapatan sendin. Yüzümü sarartan hastalığın kopkoyu karanlığında, kendimi dert etmediğim zamanlarda…

Kuş uçmaz, kervan geçmez dağ başlarında
kendi üfürüğümün rüzgarıyla
Hehey lenmekteydim;
O topraktı, ana gibi yârdi, yetmişti
yetişmişti.