
Şiirle derdi olan/dertlenen bir şair Adem Turan. Şiirin çilesini, yükünü çeken, onu ciddiye alan bir kalp taşıyor. Şüphe yok ki şiiri ciddiye aldığı kadar, şiirlerinin muhatabı tarafından da ciddiye alınmasını bekliyor.

Okulda bir ağacım vardı benim. İncir ağacı. Üstüne çıkmış henüz olmamış incirleri yer, sütlerini çıkarırdım. Yine o ağacın üstündeydim.Sonra Duygu’nun beni çağıran sesini duydum. Arkasında da sınıftan bir dolu insan vardı. İndim aşağıya.

Yavaş yavaş cemiyet ve modanın çılgın seline kapılıyorum. Ruhumda inkılâplar yapıp bir daha tamir edilemeyecek gedikler açıyorum. Dümeni kırık bir gemiyim. Fırtınanın yönüne, dalgaların akışına bırakıyorum kendimi. Ne zaman batacağı meçhul bir gemi…

O yatırılmadığım beyaz masada olsam belki hala inanabilecektim normalliğime. Ama talihime düşen yine beyazlarla çevrili bir koğuş yatağıydı. Gözlerimin açılıp, bir sürecin ardından idrakın tecellisiyle tam kavrayabildiğime inandığım yanımdaki kadınla aramızdaki konuşuktan sonra yitirdi tılsımını kendime olan inancım.

Yukarıda zikrettiğim Seyrâni’ye ait beyiti 93 yılının yaz mevsiminde kıymetli bir dostumun hediyesi olan Mustafa İslamoğlu’nun “Heyelan” nam şiir kitabında okumuştum. Şair geçindiğim o yıllarda bir dağ gibi üzerime devrilmişti bu kitap. Heyelan olmuş ben de altında kalmıştım sanki. Hayatımın şairiyle bir heyelan vakasıyla karşılaşmıştım; dolayısıyla hayatımın şiiriyle de…

”çok sevdim, güzel sevdim ve fakat güzelliğim kırıldı/ ürkek ve tedirgin büyüdüm, yumruğum sonradan gelişti.”