Derviş meşrep şair bir gün yönünü Ankara’ya doğrultur, vekil olur. Sadece bir dönem kalır siyasette. Ardından dönüşü muhteşem olur. Yeni şiir kitabı ve şiir gecesindeki babacan sesiyle ‘çıkacağız yola’ der. ‘Güneş bir mızrak boyu yükselince. Ve o yıldan sonra çağrıldığı şiir gecelerine onu kendi sesinden dinleriz mütevazı ve kavi. Afganistan 1400 der, Herat, Kabil, Bedahşan… Uhud’u anlatırken yaşar gibidir dizelerinde.
Gökekin ‘Dosya’ Dizini
Yaz hediyesiyle bulunup bir yaz günü yitenin ardından saygıyla
Şairin ölümü: Erdem Bayazıt
Bir şair öldüğünde önce şiir üzülür… Şiirlerimiz üzüldü. Ve dahi bizler, şiirler dolusu… Zira; bir şair öldüğünde, o kelimeler, o duygular, o hüzünler, o isyanlar, o gel git’ler sahibini arar döner durur bir yerlerde. Geride kalan hiçbir şair, Rahmet-i Sonsuz’a kavuşan bir şairin öksüz kalan kelimelerini teselli etmeye muktedir değildir.
Şiirin ‘Erdem’li iklimi
Erdem ağbiyi ilk gördüğümde, o tok ve yiğit sesin gerisinde nasıl muazzam bir merhamet ve tevazu taşıdığını fark etmiş, insanlar arasında nasıl temiz bir kimlikte yaşanabileceğinin en canlı örneğini tanımıştım.
Yedi Güzel Adam’dan birini, Erdem Bayazıt’ı uğurladık
Mahşerinin eşiğinde duran nice insanla saf tutuyoruz. O safta irkiliyorum. Hüzünlüyüm. Bir kez olsun ziyaretine gitmemişim. Buna üzülüyorum. Buna üzülmeli insan. Rasim Özdenören’in elini öpüp, “Hocam, dünya gözüyle görme imkânı bahşeden yaradana şükürler olsun” dediğimde ne kadar sevindiysem şimdi de o kadar üzülüyorum.