Hüzünlü Ülke* - Oğuz Atay
639 izlenim
Hayal gücünün bilgiden daha önemli olduğuna fazlasıyla inandığımdan, Türkiye’nin son yüzyılda yaşadığı süreçleri, toplumbilimcilerden çok edebiyatçılardan (sayıları iki üçü geçmeyen) okumayı daha çok önemserim. Üç ‘altın yazar’ım var: Abdulhak Şinasi Hisar, Tanpınar ve Oğuz Atay. Üçünden üç başyapıt: Fahim Bey ve Biz, Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Tehlikeli Oyunlar.
Fahim Bey’e ilişkin Murat Belge’nin eleştirilerini ciddiye almak gerekiyor. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’yle ilgili ise, yani onun ‘yeni hayat’ın önümüze getirdiği boşluk ve saçmayı anlatırkenki başarısına dair henüz dişe dokunur bir şey okumadım. Tehlikeli Oyunlar’a gelince… Onun hâlâ keşfedilmemiş bir ada olduğunu sanıyorum.
Rudyard Kipling, “Bana hizmet eden altı sadık hizmetkârım var, bana tüm bildiklerimi öğreten. İsimleri: ‘Ne’, ‘neden’ ve ‘ne zaman’, ‘nasıl’, ‘nerede’ ve ‘kim’.” demişti. Bunun bir televizyon programına isim olacağını düşünmemişti tabii. Nihayet ‘enformasyon’ denilen ve dilimizdeki karşılığı ‘malumat’ olan bir içeriğin aktarılmasında kullanılması durumunda bunun, genellikle manipülasyon aracı olmaktan kurtulamayacağını da kestiremezdi. Ketlesel ileti(şi)m ortamlarında, olup bitenleri Mark Twain’in dediği gibi, ‘önce ele alıp sonra onları dilediğiniz gibi değiştirirseniz’ bu, Kipling’in kurduğu bağlamdan sapar, neyin nerede ne zaman neden ve kim’inle olup bittiğinden çok, olması gerektiğine doğru evrilir. Olgulara ve onların içine bakmamızı ise bu yaygın ileti(şi)m ortamlarından çok acı çeken yazarlar/sanatçılar ve düşünürler sağlayabilir.
Oğuz Atay bunların en çok acı çekeni ve kaybedeni ve dolayısıyla en onurlu ve niteliklisi idi. Entelektüel kaliteleri bakımından Türkiye şartlarını zorlayan, bugün benzerine pek rastlamadığımız bir kişilik… Tutunamayanlar’dan üç yıl sonra yazdığı ve modern Türk romancılığının yüz akı olan Tehlikeli Oyunlar’ı ‘Ülkemiz’ ve ‘Yalnızlığın Oyuncakları’yla bizi bir ateşin içinden geçirir. Romana ilişkin söylenenler, eh işte Shakespeare, ‘dünyanın bir oyun sahnesi olduğunu’ söyler, Atay da, en tehlikeli kişisel oyunlardan, özellikle de kadınların oyunlarından söz etmektedir. Bu türden ‘eleştiri’ler, edebiyat dergilerinin kadrolu ve gereksiz ‘eleştiri yazıcıları’nın geviş getirmeleridir ve romanın temel sorunsalı ile ilgisizdir. Atay, ne sadece bir ‘biçem arayışı’ndaydı ne de kişisel oyunları anlatıyordu. O, Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde koyulduğu zor işe, modernleşme hikâyemizdeki trajiğe öylesine içerden ve derinden dokunmuştu ki, Hikmet’in yaralayıcı öyküsü, bir bakıma, Türk modernleştiricilerinin ve buna maruz kalan toplumun acısının epiği olarak patlamıştı.
Ülkemiz’den sonraki en hicranlı bölüm olan Yalnızlığın Oyuncakları şöyle başlıyordu: “Nihayet insanlık da öldü. Haber aldığımıza göre, uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur. Bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve uzun süre, ‘Yahu insanlık öldü mü?’ diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır. Bu nedenle gazetelerinde, ‘İnsanlık öldü mü?’ ya da ‘İnsanlık ölür mü?’ biçiminde büyük başlıklar yayımlamakla yetinmişlerdir. Fakat acı haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar, telgraflar yağmıştır; herkes insanlığın son durumunu öğrenmek istemiştir. Bazıları bu haberi bir kelime oyunu sanmışlarsa da, yapılan araştırmalar bu acı gerçeğin doğru olduğunu göstermiştir. Evet, insanlık artık aramızda yok.”
Hikmet Amca ile Salim’in ‘Ülkemiz’ ödevi ise, modern anlatı tarihimizin unutulmaz bölümlerinden birisidir. Oğuz Atay, burada ‘yukardan bakıldığında bir haritaya benzer’ dediği ülkemiz’e ‘kuş bakışı’ bakanları yaylım ateşine tutar ve onlarca sayfa boyunca yüzlerce ezberi bozar: ‘Ülkemiz… Ülkemiz, bazı yanlarından denizlerle, bazı yanlarından da başka ülkelerle çevrili, genellikle dört köşe, özellikle çok köşe bir kara parçasıdır.’ Çevrili olduğumuz bu ‘başka ülke’lerin kırklı yılların ikinci yarısından itibaren daha çok ABD olduğunu bilenler bilir. Türkiye’de olup bitenlerin gerisinde ise bu uzak komşumuzun parayı, silahı, petrolü, uyuşturucuyu ve ihtilalleri çok seven bir ‘örgüt’ünün bulunduğunu da… Kimi şapşallar, filan yüzyılda yaşamış bir papanın adının da Nursi olduğundan hareketle Bediüzzaman’a çamur atadurarak bu ‘örgüt’ün ekmeğine yağ sürdüğünü bilmeyedursun, Atay, Ülkemiz’in özellikle heykeller bölümünde anlatımı taçlandırır: ‘Ülkemizde eski çağlardan beri birçok medeniyet yetişmiştir. Ülkemiz, birbirine benzemeyen birçok medeniyetin beşiği olmuştur. Bu beşikte birçok medeniyet sallanmıştır, birçok medeniyeti uyutmuşuzdur. En son kurulan medeniyet, ekmek medeniyetidir. (…) Ülkemiz, büyük adamlar da yetiştirmiştir. Nokta çizgili sınırlardan, beyaz köpüklerle başlayarak tıpkı haritalardaki gibi rengi gittikçe koyulaşan denizlere kadar; derin deniz yaratıklarına benzeyen göllerden, üzerlerinde yükseklikleri yazılı beyaz dağ doruklarına kadar ülkemiz, bir zamanlar canlı ve yaşamış irili ufaklı büyük adamlarla doludur. Hemen hepsi bugün birer heykel olan, bu büyük adamlar ülkemizi bir baştan bir başa kaplar… Şimdi bunları anlatacağım: Bir: Baş Heykelleri. Bu adamların yalnız başlarının heykelleri vardır. (…) İlk yapıldıkları yerlerde duranlarının gözleri güney sınırlarımıza dönüktür. İki: Ata binmiş büyük adam heykelleri. Üç: Şapkalı adamlar. Bunlar atlı değildir. Hikmet bey amca, bunların otomobile binmiş heykellerinin yapılmasının uygun olacağı kanısındaymış. Fazla yer tutmasa, şimendifer üstünde duran toplu heykellerin bile güzel görüneceğini söylüyor…” Uzun söze ne hacet: Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’ı, ‘Ülkemizde tarım ürünleri yetişir. Onları güneş olan yerlerde kurutarak kuru yemişler yetiştiririz. İngiltere’ye göndeririz, onlar da bize gerçek gönderirler. Gerçek tohumları gönderirler. Biz, o gerçeklerden kendimize göre gerçekler yetiştirmeye çalışırız. Son yıllarda kuru üzüm ve incirin yanı sıra, köylü de göndermeye başlamışızdır. Bu köylüleri, önce şehirlerde biraz yetiştiririz; tam olgunlaşmadan (yolda bozulmasınlar diye) başka ülkelere göndeririz. Onlar da bize döviz gönderirler. Halk müziği göndeririz; şoför pilağı gönderirler, aranjman gönderirler. Azgelişmişülke gönderirik, yardım gönderirler. Zelzele, toprak kayması, sel felaketi haberleri göndeririz, çadır ve heyet gönderirler. Asker göndeririz, teşekkür gönderirler. Bin zorlukla yetiştirdiğimiz değerler göndeririz, dış ülkelerde çalışan yabancılar istatistiği gönderirler. Gerçek insanlarımızı göndeririz, bize ordan mektup gönderirler…’in trajik öyküsü işte…
Ömer Türkeş’in de dediği gibi, ‘elbette yalnızca toplumsal gözlem ve eleştirisine değinilerek geçiştirilemez Oğuz Atay. Yazdıklarının sosyolojik önemi olmasaydı bile, onun romanları Türk Romanı’nda ayrı bir sayfa açtırabilirlerdi. Çünkü Atay, bizde pek rastlanmayan bilinçakışı tekniğini kusursuz bir biçimde uygulamayı başarmıştı. İlginçtir, roman tarihinde bilinçakışını ilk kullanan yazar -Recaizade Ekrem- bu coğrafyada yetişmiş, ancak Cumhuriyet dönemi Türk romanı, biraz da politik kaygılar, daha açık söylersem; toplumcu gerçekçilik nedeni ile, bilinç akışını bütünüyle ihmal etmişti. Dünya edebiyatında Joyce, Faulkner, Musil, Woolf gibi isimlerle anılan türü, kendi toplumunu ve dönemini yansıtmak için kullanan Oğuz Atay’ın öneminin ancak ölümünden sonra, 80’li yıllarda anlaşılabilmesi ve bugüne gelindiğinde etkisini hisettirmiyor oluşu, Türk romanı için büyük bir kayıp olarak değerlendirilmelidir.’
Ne ki Oğuz Atay’ın ‘dil’ini kişiliğinden ve taşıdığı acıdan soyutlayarak da düşünemeyiz.
Hegel, ‘her ruh kendi acısının taşıyıcısı olarak bizatihi sanatkardır’ der. Oğuz Atay, tam da böylesi bir ruhtu.
Örneğin az öykü yazdı ama, modern öykücülüğümüzün zeminin oluşturan metinlerdi bunlar, bu anlamda kurucu bir yazardı.
Kalıcı olanı şairler kurarmış, Atay, bir bakıma şairdi de.
Korkuyu Beklerken, öykücülüğümüzün en seçkin örnekleriyle doludur.
Kitaba adını veren öykü dışında, Ne Evet Ne Hayır başlıklı muhteşem hikaye özellikle anılmalıdır. Oğuz Atay, Ne Evet Ne Hayır’la bireysel ve toplumsal gerçekliğin nasıl dil dolayımından yansıtılabileceğinin gözkamaştırıcı bir örneğini vermiştir. Dilin bizatihi anlam olduğunu, bir dünya, bir kişilik, bir gerçeklik olduğunu bundan daha çarpıcı anlatan başka bir öykü okuduğumu hatırlamıyorum.
Sefa Kaplan, Oğuz Atay’a yönelik tutumdan hareketle, günümüz edebiyatının ‘hasta’ olduğu düşüncesine karşı şöyle diyordu : “Mevcut durumdan ‘hasta edebiyat’ diye şikayet edenlerin kim olduğuna bakmak gerekiyor. Teşhisi koyanların önemli bir bölümü, edebiyat iktidarını kullanma biçimleriyle bu ortamın mimarları arasında yer alıyor zaten. İdeolojik körlüklerini ‘estetik kuram’ diye dayatan, kendi gibi düşünmeyenleri edebiyatçı saymayan, kerameti kendinden menkul egemenlik alanlarında payeler dağıtan bu insanlar, şimdi iktidarlarını kaybettikleri için feryat ediyorlar. Çünkü kendilerinden onay alma ihtiyacı hissetmeyen yazarlar bir pıtrak gibi sardı ortalığı. İyi yazıyorlar, kötü yazıyorlar o ayrı mesele. Asıl önemli olan, Ahmet Oktay gibi birilerinin çıkıp da, ”Türk romanına ne oldu?” sorusunu soracak cesareti bulabilmesi kendisinde. Üstelik bu soruya, sözgelişi Oğuz Atay’ı alet etmesi.”
Atay’ın yansıttığı şey, Türk modernleşmesinin krizi idi. Bu, bazı yanları çürüyen bir toplumun ve çözülen, mutsuzlaşan, yabancılaşan bireyin hikayesiydi.
Yaygın edebi ortamların ve yazılanların ‘hastalıklı’ olduğu düşüncesi, ayrıksı, yaygın söylemin ve zihniyetin dışından, farklı bir yerden bakan biri açısından kaçınılmazdı.
Atay, Türk modernleşmesinin bunalttığı, mutsuz ve tedirgin ettiği ‘birey’in hikayesini ironik biçimde yansıttı. Durum zaten saçmaydı, dil, kurgu ve ona konu edilen ‘malzeme’ de saçma olacaktı.
Zihinleri tersyüz ettiği öyküleri, “gündelik hayatı kavrayış derinliği, anlatım zenginliği ve okuru alıp götürmedeki enerjileri bakımından romanlarından geri kalmaz. Kitaba adını veren hikayenin korkuyu beklerken kendini evine hapseden kahramanı, Atay’ın edebiyat güzergahındaki farklılığının en büyük kanıtlarından. Yazarın bu kitaptaki ilk hikayeyle varettiği “beyaz mantolu adam” da öyle.”
Nurdan Gürbilek, Atay için, ‘Kemalizmin Delisi’ demişti, doğrudur. O sadece Kemalizmin delisi değildi, tarihten kaçmanın ve tarihe kaçmanın da delisiydi, o delilerin deliliğini açığa vuran bir zırdeliydi, bir çılgın, bir yıkıcı, bir yeniden inşa edici, bir tersinden okuyucu, bir hatırlatıcıydı. Türk modernleşmesinin kalbindeki krizi Atay ölçüsünde anlatabilen ikinci bir yazar yoktur dense abartılı olmaz.
Guenon, ‘edebiyat yapmaya başlandığı yerde, edebiyat buharlaşır’ der.
Bizim geleneksel edebiyatımız, Eşrefoğlu Rumi’nin dediği gibi, ‘kendi derdin söyleyen, gayrı hikayet etmeyen’ bir dil’in içinden geçer.
Modern zamanlarda, edebiyat, özellikle roman, bir ‘estetik yöneticilik performansı’na doğru evrilmiştir.
Oğuz Atay, bu çürümenin tümüyle dışında kalmış, ‘etiyle-kanıyla yazan’lardandır.
Tehlikeli Oyunlar’ın Hikmet Benol’ünün trajik ve yer yer ironik çözülüşü, Atay’ın yaşamının en mutsuz döneminde belirir.
Duygusal yaşamının çözüldüğü bir dönemde, Atay, sadece toplumsal kültürde gözlediği çürümenin ruhunda bıraktığı acıları değil, o acılarla birlikte kişisel yaşamındaki çöküşü de anlatının dibinden yansıtır okura.
Tehlikeli Oyunlar’ı okurken, onun temiz kalmak için çırpınan ruhunun acılarını da okuruz.
Diğer yandan, toplumun kalbindeki derin krizi ve düzensizliği de öğrenme imkanı buluruz.
Bu, ‘Madam Bovary benim’ dedirten türden bir özdeşlik değildir sadece, Eşrefoğlu’nun dizesinin verdiği haberdir. Oğuz Atay da, ne anlatırsa anlatsın aslında dönüp dönüp, ‘kendi derdin söylemekte’dir.
Hikmet Benol, hem her şeyin bir oyun, tehlikeli bir oyun olduğunun farkındadır hem de bu oyuna alışmıştır. Sevdiğini kaybederek düştüğü kaosta, yaşamın o tuhaf, Atay’ın kaleminden absürd ve ironik bir şölene dönüşen ayrıntıları içinde, bu oyunun sırlarını ele verir anlattıkça. O anlatır biz, zaman zaman korkuyla ve ne zaman, nasıl bu oyunun keskin kılıcının bize değdiğini fark etmeksizin/fark etmeye çalışarak izleriz.





Bu ,Oğuz Atay üzerine yazılmış güzel deneme üzerine yapılacak tek şey var.Okumak…Atay ve Tanpınar benimde önemsediğim yazarlardandır.Önemlidir.Çünkü derindir ve kuvvetlidir.
Kaleminize sağlık…
Bir de belki de daha az öykü yazmalı…diyorum.