Hidalgo ya da “masumiyetin katli”
96 izlenim
Açıklama: Hakkında konuşulacak o kadar çok film varken neden Hidalgo üzerinde sarf-ı kelam etme gereği duymuş olabiliriz? Amerikan film sanayisi kendi kültürünü, tarihini, ben’ini, benliğini, yaşantısını… “diğer ülkelere” ihraç ederken gayet başarılı işlere imza atıyor. Farkında olalım ya da olmayalım izlediğimiz her Hollywood filmi; bizi, ABD’yi süper güç, biricik sevgili olarak kabul etmeye götürüyor. “Adamlar yapmış abi” diye başlayan ve ucu bucağı görünmeyen hayranlık –ki belki takdir hisleri diye de okunabilir bu- yaveleri “neyi kaybettiğini hatırla”mayan biz âdemoğullarına incelikli, dokundurucu, vurucu mesajlar veriyor.
Neresinden tutarsanız tutun paçasından hacâlet akan bir sektör oldu Hollywood. Bunun en tipik örneğini bugün içine düşmüş olduğu konu ve senaryo sıkıntısından, tekrar çevrimlerden, başka ülke sinemasından aparma “montaj” filmlerden anlıyoruz. Dünya sinemasının üretkenlik merkezi olarak yeryüzüne konumlanmış bir Hollywood var ve kimse ona rakip olamamaktadır. Düşüncesi, felsefesi, “anlatacak” meselesi olan bir avuç adamın çektiği sanatsal kaygı taşıyan filmlere de seyircinin –gişe hâsılatının- itibar etmediği de ortadadır zaten. Öyle ya da böyle izlediğimiz ve izlemeye de devam ettiğimiz her Hollywood filmi, bize sürekli “kendini” anlatmaya devam ediyor, edecektir.Bu bağlamda Hidalgo basit bir ABD mantığının uzantısı, ‘biz her şeyin en iyisini biliriz’ filmi… “Hatayı yapan bizdik, ama en azından kabul etmek bile bir erdemdir” sululuğundaki ucuz mesajlarla da dünya milletlerine “insanlık adına işlenen” cinayetlerde bir beis olmayabilir demeye çalışıyor. Ve her filmde olduğu gibi ölmüş, bitmiş birisi -burada beyaz adam demek yanlış olur, çünkü filmin esas oğlanı Frank Hopkins bir melezdir- eline silahı alır ve Cüneytvâri bir nâra atarak “Bırakın ulan kızı köpekler” diyerek çıkar meydana. Ve gerisi malum…
Not: Yazı, film gösterimde iken yazılmıştı, yukarıdaki açıklama kısmı ise 31.12.2006 tarihinde eklenmiştir.
I…
Masumiyetin Katli ifadesini özellikle seçmemin ne gibi nedenleri olabilir?
Hidalgo, Joe Johnston’un filmi. Kısaca özetlemek gerekirse: Hidalgo Mustang cinsi atımızın ismidir. Frank T. Hopkins ise dört yüzden fazla yarış kazanmış usta bir binici. Kızılderili bir anneden olmadır. Kızılderili halkından bazılarının ölümüne şahit olunca bunalıma girer. Bir yerlerde gösteri türü işlerde çalışmaya başlar. Ta ki Arap çöllerinde gerçekleşecek yarışı duyuncaya kadar. Ve gider katılır, zor da olsa kazanır ( burada kazananın Frank olduğu konusunda şüpheli bir duruma düşmek düşmemekten evladır. Kazanan her zamanki gibi tatmini gayrı mümkün Amerikan egosudur. )Edward Zwick, The Last Samurai ile Amerikan kültür, nezaket ve barışçıl çabasını bir yüzbaşı üzerinden pompaladı. Bir Amerikalı Japonlara sevmeyi, dost kalmayı (lütfen dikkat; dost olmayı değil, dost kalmayı diyorum.) rahatlıkla öğretebiliyor, bir gerçeği görüyor da nasıl olur ki Japon kodamanları bu gerçeği göremez ya da bu gerçeğe sırt çevirirler?
İşte bir Amerikan kadirşinaslığı daha: Hidalgo
II…
Yukarıda söylediğimiz gibi aslında yarışı Amerikanın doymak bilmeyen egosu kazanmıştır. Ama biz yazımızın bu bölümünde Masumiyetin Katli üzerinde duracağız.
Neden?
Ya da hangi olaydan hareketle. Filmin son sekanslarında Frank yarıştan kazandığı paralar ile biraz sonra acımasızca katledilecek olan Musteng cinsi atları kurtaracaktır. Burası zaten bir klişe… Neden hep son anda yetişilir? Hayatımızda bu, son anda bir şeylere dur diyebilme, varolduğu kadar yetişememe de söz konusu değil midir? Sanırım biraz o İngiliz radikalizmi de gerekli. Yani her film mutlu bitmeyebilir. Nitekim John Madden’ in Loved Shakespeare’sinde Paltrow’un Shakespeare ile mutlu sona yürümesini çok istememize rağmen bunu görememiştik.Bir bakıma Joe Johnston bunu yapıyor Jazira ile Frank’ı yan yana getirmeyerek; ancak babası bir Kızılderili kadını ile evlenen birinin bir Arap kızıyla evlenmesinde izleyici açısından ne beis olabilirdi?
Yönetmen bunu düşünerek başka bir klişeye düşme endişesi ile böyle bir finali çekmemiş olabilir.
Konuya dönecek olursak…
Amerika’nın Kızılderilileri yok etmesi yetmiyormuş gibi (siz ne dersiniz bilemem; ama bu bal gibi bir soykırımdır) bir de genellikle vahşi doğada özgürce yaşayan bu İspanyol kırması Kızılderili atlarının soylarını tüketmeye çalışır. (Son dönem Amerikan sinemasının kendi tarihini yargılayan ya da sorgulayan filmler yaparken bunları açık yüreklilik göstererek sergilemesi takdire şayandır.)
Evet, ben bu atlara masum diyorum, yanılıyor muyum?
İncil’in çoğu kısmı Hz. İsa’nın hayatını anlatır. Doğumundan önce, doğumu, peygamberlik görevini alması ve dirilmesi…Üç bilge kral Beytlehem’ deki yıldızın Tanrının Oğlunun doğduğuna işaret olduğunu, söylediğinde Yahudiye kralı Herot o gün doğan bütün çocukları katlettirmek için askerlerini görevlendirir. Ama Meryem ve Joseph’in önünde beliren bir yıldız onlara yol gösterir ve onlar da kaçarak kurtulur. Herot’un yaptığına İncil’de Masumiyetin Katli denir. İncil’de böyle anlatılır.
Hidalgo ve onun cinsi olan diğer atlar da kurtulur.
Film Masumiyetin Katlini çok güzel kompoze ediyor.
III…
Joe Johnston ismini daha önce October Sky (Ekim Düşü) filmi ile duymuştum. Ekim Düşü farklı ve sıra dışı bir Amerikan düşünün nasıl gerçekleştiğini Homer adlı karakteri üzerinden başarılı bir şekilde işlemişti. Film; bir şeyi bir kişi başarmışsa sen de başarabilirsin, mesajını veremeye çalışıyor ve kesinlikle bunu başarıyor. Bilinen hayata ya da sıradanlaşan pespayeleşen bazı şeylere itiraz etme hakkını kendinde gören kahramanlar üretmede üstüne yok Hollywood’un.
Yönetmenimiz keşke October Sky ile yakalamış olduğu başarılı yönetmen imajını zedeleyen bu filme biraz daha emek verseydi.
Hidalgo; başarmayı, başarılı olmamak için tek engelin insanın kendisi olabileceğini iletisini klişelere düşerek vermeye çalışıyor ve bu da bir noktadan sonra filmin genel tahmin düzeyinde ilerlemesine, akmasına sebep oluyor.
Son olarak şunu söyleyebiliriz: Hidalgo gerçekleşen bir düş ya da kaybedilen masumiyetin tekrar kazanılması çabası. Bir dönemin Amerika’sını vermeye çalışması film için engel olmaktan öte bir anlam taşımıyor maalesef. Çünkü kirlenen (ki bu bizzat yönetmen tarafından gerçekleştiriliyor) Amerikan onuru tekrar temize çıkıyor (ki bu da bizzat yönetmen tarafından gerçekleştiriliyor) Ne anlattığını bilen, nasıl anlattığını bilen eli yüzü düzgün bir film Hidalgo. Şunu da akıldan ırak tutmamak lazım filmi izlerken: Bu bir film, her karesi gerçek değil (hatta çoğu karesi gerçek değil)…
| Etiket | Açıklama |
|---|---|
| Film: | Hidalgo |
| Yönetmen: | Joe Johnston |
| Gösterim Tarihi: | 30 Nisan 2004 (Türkiye) / Diğer Ülkeler |
| Tür: | Action / Drama / Adventure / Western |
| Etiket: | The True Story Of A Man Who Went Halfway Around The World To Find Himself. |
| Seyirci Puanı: | 16,420 seyirci, 10 üzerinden ortalama 6.5 puan verdi |
| Süre: | 136 dk. |
| Ödüller: | 1 win&2 nominations |
| Oyuncular: | Viggo Mortensen, Zuleikha Robinson, Omar Sharif, Louise Lombard ... |
| Diğer: |
|
| Filmden Sahneler: | ![]() Hidalgo ![]() Hidalgo ![]() Hidalgo |
Powered by IMDBTag |













Harika bir inceleme yazısı daha! Tebrikler.
Mel Gibson’un Apocalypto’su sanıyorum işaret ettiğiniz anasırın bir başka boyutu olarak görücüye çıkmıştı yakınlarda. “Bir uygarlık kendi içinde bölünmeden yok olmaz” cümlesiyle açılan film boyunca, Maya Uygarlığının (Aslında Maya Uygarlığı olamaz, zira Mayalar Kolomb öncesi döneme ait bir uygarlıktır, doğrusu Aztekler olmalı) içinde bulunduğu durum insanı oldukça rahatsız edici boyutlarıyla ele alınıyor ve neredeyse Hernan Cortéz haklı çıkarılmaya -ya da en azından bir dereceye kadar- çalışılıyordu.
“Çünkü kirlenen (ki bu bizzat yönetmen tarafından gerçekleştiriliyor) Amerikan onuru tekrar temize çıkıyor (ki bu da bizzat yönetmen tarafından gerçekleştiriliyor).”
Alımlanması istenen tam olarak bu.