Hep sisli midir dağlar?
Yaralım’a…
Ablam evden ayrılalı yaklaşık bir ay olmuştu. Hollanda’ya yerleştiği için birçok eşyasını geride bırakmıştı. Temizlik yapmak, fazlalıkları atmak gerekiyordu. Odasının her köşesinden bir şey çıkıyordu. Dolabı karmakarışıktı. Seçip bazı şeyleri almış, gerisini öylece bırakmıştı. Kendime bir fincan kahve aldım, dolabın önüne geçip gözümde büyüyen bu işe baktım. Bir sürü dosya vardı. Önce resimleri ayıkladım, bu kolay olanıydı. Onları bir kutuya yerleştirdim. Sıra, tomar halinde karışık kâğıtlara gelmişti. Kâh elle yazılmış, kâh bilgisayar çıkışlı yazılar. Sayfa aralarında kurumuş çiçekler. Eyüp Sultanın camiinin avlusundan alınmış kocaman bir yaprağı bile burada saklamıştı. Bunu biliyordum; çünkü yaprağın üzerine not almıştı. Bir poşette sadece tek bir kişiye ait olduğu anlaşılan zarflar vardı. Bunlar mektuptan çok tebrik kartları gibiydi. Bir tanesini açtım, sisli bir dağ fotoğrafı vardı ve arkasında siyah kalemle doktor yazısına benzer kargacık burgacık bir yazı.
“Ahır dağlarını duydun mu hiç? Ben epeydir buranın nasıl bir yer olduğunu merak ederdim. Son yıllık izin günlerimde ani bir kararla buraya geldim. Elimde dürbün, çok yüksek olmayan bu dağ sırasının zirvesinden Maraş ovasını seyrediyorum. Bir tarafında Antep diğer tarafında Adana yolu ortada baraj gölü.. Yukarılara doğru çıkıldıkça seyrekleşen bağ evleri var. İnsan burada esen sert rüzgârla bütün sıkıntılarını Maraş ovasının puslu, siyah bulutlu havasının üzerine gönderiyor. Ekiptekiler tecrübeli tırmanıcılar. Ellerindeki gitar, başlarındaki bandana görüntüsüyle bana pek uymuyorlar fakat zorlu dağı disiplinli ve uyumlu tırmanıyorlar. Gece kamp ateşi yakılıyor. Gitar çalıyorlar, benden en az on yaş küçük hepsi. ‘Abi, bize eşlik et’, diyorlar. Yeni aşklar da şarkılar da farklı. Ulan, bu ne anlamıyorum hiç bir kelimesinden bir şey…’Abi, sen geçmişte kalmışsın’ diyorlar. Ben de, sevdam da geçmişe ait ama bu bitimsiz kalp ağrısı neden şifa bulmuyor dostum .”
Bu kartların hepsine bakacaktım. Beni etkileyen bir koku bir tat vardı bunlarda. Belki herkesin aşkı gibi bir aşktı yaşadığı ama beni çeken bir başkalığı vardı anlatımının. Yeni bir zarf, yine bir dağ fotoğrafı var.
“Seni unutmadım ama hayat insanı o kadar meşgul ediyor ki. Zaman çok çabuk akıp gidiyor. Biliyor musun, hafif kilo aldım, insanın yüzü gözü değişiyor. Sana yazmış mıydım, artık gözlük kullanıyorum, saçlarım hızla dökülüyor, ağaran saç dökülmez derler yalanmış, hem saçlarım bembeyaz oldu hem dökülüyor. Allah’ım, bana ne oluyor? Hâlbuki ben, yaşamaya neredeyse yeni başlıyorum. Yaşım yolun yarısını buluyor. Dostum, derhal kendin için yaşamaya başla, başka hiç kimse için değil… Seni düşününce, buzlu cam görüntüsünün ardından, buğulu sesiyle ürkekçe konuşan biri canlanıyor gözümde. Yıllık izinde Erciyes dağına tırmanmayı planlıyoruz. Sana dünyada en huzur bulduğum yerlerin fotoğraflarını yollayacağım.”
“Bir tanem, yüreğimin yarası kanamıyor diyemem ama bir dinginlik var içimde. Bazen oğlan serçe parmağımı kavrayıp, sıkıyor minik eliyle. Tarifsiz bir haz duyuyorum o an. Ey hayat, sen ne biçim şeysin, bir umut sönerken bir hayat başlıyor… Haklıymışsın, bir çocuk seni teskin eder diyordun ya, aile olmak için bir çocuk şart. Artık kendimi umutları ve hayalleri bitmiş mevcudu koruma duygusuyla hareket eden orta yaşlı aile reisleri gibi hissediyorum. Dizimden çok küçük bir operasyon geçirdim. Neredeyse iki yıldır sıkıntı veriyordu biliyorsun. İşin kötüsü, ayakta fazla kalmak, uzun yürüyüş falan yasak.. Doktor, dağcılığı unut dedi. Ben neyi unutabildim ki bu güne kadar bana zarar veren… Biraz iyileşince yine deneyeceğim. Beni sevdiğime götürmeyen dizi ne yapayım, nerede kalırsa orada bırakırım.”
Her zarf açışımda, bu kişinin fotoğrafını bulma umuduyla açıyorum, ama yok..epey yüksekten çekilmiş, yeşil bir ovanın fotoğrafları ..
“Bazen hayatı yeniden yaşamak geliyor içimden, acaba hayatımın hangi dönemini değiştirirdim diyorum. Gerilere dönüp her olayı tek tek düşünüyorum acaba aşkı yaşamasam şimdi bu kadar bezgin, ezilmiş olur muydum? Ya da o kısa anı daha doya doya, daha tadına vara vara yaşasam daha mı iyi olurdu? Hayattan anlık mutluluklar almayı neden bilemedim. Kaderimizde bazı şeyleri çekmek varsa bir şeyleri yaşamadan ölmeyeceksek neden şimdi o geçmişe lanet yağdıralım ya da arkasından dövünelim. Kınamamak lazım kimseyi, bakıp ibret almalı. Her şey insan için..her canlı kendi fıtratını yaşıyor. Benim fıtratım sevmek, kayıtsız şartsız, hesapsız koşulsuz. Fakat ya sevilen öyle mi? Kibirli, umarsız, naz sarhoşu, zulmedici halden anlamaz. Seven inleyince kurt kuş susup dinliyor, yağmur diniyor, yel esmez oluyor da sevgili duymuyor. Ey sevgili kal kibrinle, tafranla baş başa. Seni kıymetli eden benim aşkım. El ne bilir senin kadrini, bakmaya kıyamadığım gözlerinin kıymetini”
Bu kez bir cami fotoğrafı…
“Bir grup arkadaşla Niğde ye gittim orada beş yüz yıllık bir camide namaz kıldık. Çıkarken arkadaşlardan biri bana, şu caminin kapısını görüyor musun; bu camiyi yapan mimar sevdiği kızın siluetini cami kapısına işlemiş, sabah güneşi vurunca kızın gölgesi caminin girişine düşüyor, dedi. Mimarın bu aşkı beni büyüledi. Beş yüz yıldır her sabah o aşkın üzerine gün doğuyor. Sevgiliyi her sabah yeniden uyandırıyor. Bu kadar büyük aşkı günümüz insanı anlayabilir mi acaba? Yaralıyım kan kaybediyorum dostum, her gün biraz daha şu anlattığım insanlara benzemek istiyorum”
“Bayramda izlediğim filmin bir sahnesi vardı. Aynı kadını seven iki adamdan biri diğerine şöyle diyor; ben sevdiğim için en yakın arkadaşıma ihanet ettim, onu jandarmaya ihbar ettim, onun altınlarını çalıp sevdiğim kızı babasından satın aldım. Ya sen ne yaptın?.. Sen sadece onu sevdin, sen onun için benim yaptıklarımı yapabilir miydin? Sence kimin aşkı daha büyük? Sence kimin aşkı daha büyük…
…sayfa…
Ben bunun çok uzun zaman muhasebesini yaptım… Seviyorum seni demek ne kadar kolay ama sevgiyi devam ettirmek onu yaşatmak ne kadar zor. İnsan alıştığı bir eşyasını bile kaybetse onun boşluğunu hissediyor da, canlı kanlı seni seviyorum diyen, senin için her şeyi göze aldım, ne gerekirse yaparım diyen birini neden aramıyor? Bak, kaç sene sonra ben gittim buldum, hüsrana uğradım, tüm umudumu arkama bırakarak döndüm. Bu kadar kolay mı, her şeyin üstünü örtüp yeni bir hayata başlamak?..”
“Nazar boncuğu yapan biri ile tanıştım, adam çok yüksek ısılı bir ateşin önünde elinde bir çubuk ha bire çalışıyor. Biraz seyrettim, ateş yüzümü yaktı dayanamadım, geri çekildim. Adama, sen yanmıyor musun? diye sordum. Adam; Artık bu ateş beni yakmaz oldu alıştım, dedi. Artık aşk ateşi beni yakmaz oldu can dostum. Herkes gibi olmak istiyorum, sıradan biri. Elinde filesi, iş çıkışı doğru evinin yolunu tutan biri… Işığın etrafında dönen kelebekler gibi bütün hayatım o gözlerin etrafında mı dönecek? Ne öldürür sevgiyi, ihanet mi, ayrılık mı, zaman mı, yoksa seni esir edecek yeni bir çift göz mü? Fikir ver… Benim için dua et; O artık sıradan insan olsun de, huzur bulsun de..”
“Uzun ve dolu dolu geçen bir serüvenden sonra evli biri olarak döndüm. Ne hissettiğimi inan bilmiyorum. Aslında hiçbir şey hissetmiyorum desem acaba haksızlık mı olur? Hep böyle yaşıyormuşum gibi geliyor bana, kendi kendime ne çabuk benimsedin evliliği diyorum. Bazen de, insanın içinde bir heyecan olmaz mı acaba, diye düşünüyorum. Eve geliyorum, benim için hazırlanmış sofra, güzel bir duygu. Sabah evden çıkarken merdivene kadar yolcu edilmekte güzel.. Bir arkadaşım var halen zaman zaman görüşürüm, suç listesi kabarık epey ceza evinde yattı. Kendisine iş bulduk ev tuttuk, hiç birine razı olmadı. Bana, ‘ben normal adam olmak için mi on yıl cezaevinde yattım, adam vurup yuva yıktım, ben yolumu seçtim bundan sonra sıradan olamam, benim için yorulmayın’ dedi. Düşündüm, o kadar çile çekilip, günah işlendikten sonra senin yerin normal insanların içinde olamaz. Ben sıradan olmayı seçtim. Herkes gibi… Benim ki epey uzun sürdü, şimdi geriye dönüp bakıyorum, yenilecektin de neden bu kadar uzattın bu işi diyorum. Yenilmiş bir erkek olarak beklentilerim çok az… Beklenti az olunca sorun da olmuyor.”
“Çok düşündüm, aşkı besleyen nedir? Kendine eziyet etmekten hoşlanan, acı çekmekten zevk alan bir yapıya mı sahibiz? Yoksa silinmez bir hafızaya, bitmez bir sadakate mi? Belki de elde edememenin verdiği bir ihtiras yakamızı bırakmıyor. Bu yanan ateş neden hiç küllenip sönmüyor? Ne yaşarsak yaşayalım, ne kadar itilip kakılırsak kakılalım kendine verilen sadakaya mutlu olan dilenci gibi bir bakış, bir gülümseme her şeyi silip atıyor, bizi mutlu ediyor. Damarlarına eroin zerk etmiş bağımlı gibi rahatlıyor, her şeyi unutuveriyoruz. Bu hal, neden kırk derece ateşte yanan hastanın gördüğü serap gibi devamlı gözümüzün önünden puslu, bulanık kaybolmuyor. Bu iyileşmez hastalık devamlı nüksediyor, bu yara neden içindeki cerahati akıtıp bitiremiyor. Üzerimize yağan karlar ölü bedenimizi soğutuyor da, içimizdeki koru neden soğutamıyor? Eski kitaplarımı karıştırdım geçen, bir sayfasına şunları karalamışım.
Öyle dayanılmazı yaşıyorum ki bazen
Başımı duvarlara vurup kanatsam bile
Hıncımı çıkaramam yinede kendimden
*
Ayazda kaldık,
Şimdi buz tutan ellerimizi
Kim tutabilir kırmadan
*
“Uzun zamandır sakladığım eskiye ait bir kaç resim ve hatıra eşyayı atmak istiyordum. Onları yırtıp atınca, elde kalan son ümitler de yok olacakmış gibi, bunu yapmayı şuur altında erteleyip duruyordum. Artık bu iradeyi göstermem gerektiğine kendimi ikna ettikten sonra onlara bir kez daha bakmadan, hatta içinde sakladığım kutuyu ve zarfı bile açmadan onları önemsiz şeylermiş gibi ortadan kaldırarak, bana bu acıları yaşatan her şeyden intikam alacaktım. Artık benim için hiçbir şeyin öneminin ve hatırasının kalmadığını ispat edecektim. Bunların planını kurarak mesai saatinin bitmesini bekledim, hiç âdetim olmadığı halde doğruca eve geldim. Kutuyu sakladığım yerden çıkardım, birden bu kadar yaşanan şeyin bir anda silinip atılamayacağını, bu kadar acının bu kadar duygusuzca yok edilemeyeceğini içime biri fısıldadı sanki. Hipnotize olmuş gibi kutuyu açtım, topluca çekilmiş bir kaç resim, yüzler bile zor seçiliyor. Kuru yapraklar, bunları neden sakladım acaba? Kırmızı bir kurdele, üzerinde silinmiş bir yazı ama ne yazdığını çok iyi hatırlıyorum. Hiç bir harfi dahi okunmadığı halde içim ılık ılık oluyor, başım dönüyor. Allah kahretsin, her şey yeniden içimi yakıyor”
Bir dağ çiçeğinin yakın çekim fotoğrafı ..
“Kaç yıl oldu tanışalı bilmem, üç mü beş mi?..hayatımız ne kadar değişti bu zaman içinde. Neler yaşadık, zaman akıp geçti. Sisli bir gece yarısı uykusundan sonra, yapraklarımın üzerine çiğ düşmüş olarak uyanmıştım .. Bir kaç gündür bir ezginliğin altında, yürüyerek değil gövdemi sürüyerek eve geliyorum. İnsanlar, babaları ve analarından dev gibi ümitlerle dünyaya geldikten sonra, denizler gibi ümitsizlikler içinde boğularak gençliklerini kaybedip gidiyorlar. Acaba hiç bir şeyden haberi olmayan, bana büyük bir saygı ve sevgi duyan nişanlımı nasıl bir gelecek bekliyor. Ya da, ben bu kadar sevgiyi hak ediyor muyum? Bunları düşünmemek için zihni gayretler sarf ediyorum”
“Ala dağlar-Demir Kazık bölgesine bir grup arkadaşla yapacağımız tırmanışı geçen cuma yaptık. Sabah tırmanış başladı, öğleyin kendimi ıssız bir vadide, bir kar denizinin ortasında buldum. Yabani hayvanların ayak izinden başka, beyaz karı lekeleyen, bu saflığı bozan olmamış. Yani düzenbaz, yalancı, hilekâr, sevgi tanımaz hiçbir insan gelip bu masumiyeti kirletmemiş. Masumiyet gözümün görebileceği yere kadar uzanıp gidiyor, ucu bucağı yok. Müthiş bir ölüm sessizliği, yaprak kımıldamıyor. Güneş tepelerin arasından bir görünüp bir saklanıyor. Ey Allah’ım ölürsem burada öleyim, şu kaya oyuğunda kıyamete kadar uyuyayım. Ey yalnızlık, sen ne samimi dost ne vefalı arkadaşsın, sen ne güzel şeysin. Aşk mı? o ne ki… İnsanın kuruntusu olsa gerek. Bu güzelliği gören, bir faniye sevdalanır da, kendini heder eder mi? Hatta burada bile ağaçlardan sarkan buzlara bakıp sevdiğinin kirpiklerini, uzun meşelere bakıp saçlarını, yüzüne savrulan soğuk karı hissedip ayrılığın hüznünü duyar mı?..”
Akşam olduğunu fark etmedim bile. Ablamla ilk telefon konuşmasında O’nu sordum. O’nunki bir kara sevda diyor. Üniversite yıllarında sevmiş kızı. Ama ne sevmek! Yakın arkadaşının kardeşi olduğu için durumu açıklayamamış bir zaman. Daha sonra arkadaşı okulu bırakıp askere gidince, aynı okulda okuyan kız kardeşini Ona emanet etmiş. Kızla birbirlerine aşık olmuşlar. Abisi döndüğünde olanlara aşırı tepki göstermiş. Duruma emanete hıyanet olarak bakmış. Birkaç kez ailesinden istemeye yeltenmişler ama olmamış. Kız ayrılmaya karar vermiş. Bir daha Onunla konuşmamış, çıkarmış hayatından. Bizimki adeta mecnun olmuş. Önce şehri terk etmiş. Yıllar sonra dayanamayıp kızı görmeye gitmiş. Kız çoktan evlenmiş. Hem de onun da tanıdığı ortak bir arkadaşıyla. Sanırım hiç yüz yüze gelmemişler.










3:09 am | Temmuz 7, 2006
hoş geldiniz Ayşe hanım,
çoktandır yoktunuz, nerelerdesiniz?
Ayrıca öykünüzden ötürü kutlarım sizi…
3:09 am | Temmuz 8, 2006
teşekkür ederim..
bazen uzak kalmak istiyor insan herşeyden sebepsiz..
dostlar arasında olmak güzel..şiir dilli siz dostların arasında olmak..iyi ki varsınız..