Koşuşturma, koşma değildir artık İstanbul’da. Gidiş geliş, bir bakıma yokoluşa doğru hızla yol alış gibi olmuştur. Yittiğini hissedersin… Her güne bir not düşsen, hayatın dolu geçtiğini sanıp sevinirsin. Ara sıra sunulan coşkuya eşlik, belki yokoluşu anlık unutmakla eşdeğerdir. Yüzler, yüzlerden kaçar ama bazan hay huyların içinde bir kış güneşinden nemalanmak, yetinişiniz olarak hatırlamaya çalıştığınız tek avuntunuzdur… Bir hayat böyle geçer mi? Geçmez… Cevabı erken vermek de bir nasib işidir… Er kişi alır ancak nasibini… Nasip alınmıştır.
An-lık an-lamların dağdağasından gideceğiniz yer nere peki?
Var mıdır bir kapın açacak şöyle bencileyin bir dağ?
Gönlüne hulül edenin varacağı yer neredir, bir bilen var mıdır şu dağdağadan dağılmış ve hayatları yarılmış insanların arasında? Her yerin her yerden farkını nerden bilelim ki?
Fark, yoksa bahçeleri arasında arkların olduğu, Mayıs-Nisan sabahları sarhoş edici kokuların farkettiriciliği midir? Nedir farkı hayatın, hayattakilerin yetmiş ve olmuş yılları. “Hayattan yılmamak içinse, tüketmemek içinse, deniz ve dağ içinse, kalbe sukûnetse, gönle rücû et”, denmişçesine giden…
Gittiğinde vardığı yer, dönüp ara sıra geriye bakıp, “iyi ki gelmişim”, dediği yerdir ‘gönül’.
Sırtını dağa verip, denize seslendiği yerdir gönül.
Sırtına deniz yeli vurmuş gibi dağlara seslendiği yerdir gönül.
Hicabı, usanmadan sırtından yine de çıkarmadığı yerdir gönül.
‘Us’u anmadan, söze göz düşürmediği yerdir gönül.
Her zaman yazgısını yaza hasretmediği yerdir gönül.
Kalbini dağlara sığdıramadığı yerdir gönül.
İzini denizlerden bile sürebildiği yoldur gönül.
O, gittiği yerden de, geldiği yerden de kendisini fark ettirdiği bir gönüldür.
O gönüldür, gönyece çizilmeyen…
O gönüldür, hesaba gelmeyen…
Dağları denizlere döken, bir gönüldür.
Dağlar ile denizler arasında yaşar bir gönül.
Görmese de dağları ve denizleri…
Görür gibi yaşar. Yaşadığı yaşından bellidir.
Yaşayan can-lıdır. Yaş-sa bir ağaç, can-lıdır.
Çünkü “O”,
Bir “Gönlün Dağdağası“nda yaşar.