Şafak; doğan güneş
Ağustos 2, 2009 tarihinde Hatıra dizini altında Yılmaz Yılmaz tarafından yayımlandı ve 649 kere okundu
Tarihi boyunca on altı büyük devlet kuran bir milletin askerlik mesleğiyle hem dem olması kadar tabii ne olabilir ki? Bu topraklarda doğan her genç gibi bir gün vatani görevimizi yapacağımız yazılıdır alnımıza. İşte bir ağustos günü Mardin topraklarına ayak basınca iyiden iyiye hissediyorsunuz asker olduğunuzu.
Hoş, güzel bir adlandırma bu… Vatani görev… Güzel adlandırma mı dersiniz yakıştırmaca mı bilmem; ama bildiğim odur ki, her kapı aynı yere çıkıyor: As-ker-lik. Öyle ya tarihi boyunca on altı büyük devlete imza atan insanımız illaki askerlik mesleğiyle meşrebiyle içli dışlı olmalıdır. Onun içindir ki; askere uğurlanan her genç bir şenlik havasıyla uğurlanır, davullar çalınır ardından giden gencin, halaylar çekilir, anne-babaların gözünde haklı bir gurur okunur hafif bir burkulmayla beraber. Hep bir ağızdan dua niyetine “Bu asker gidecek geri gelecek” denir. Hesaplar oğlanın askerden dönüşüne ayarlanır, evlilik ya da iş kurmalar işe başlamalar ona göre. Artık bir şeye telmihte bulunulacaksa “Yiğidim askere gittikten falan vakit önceydi”
Keşke diyorum, bir yürekli, güzel kalemli yazarımız çıksa da şu bizim vatani görevi, askerlik ritüellerini iki kapak arasına toplasa, ne güzel olurdu. Hem biz değil miyiz bilmem kaç ay askerlik yaptığı halde bir ömür boyu anlata anlata bitiremeyen askerlik hatıralarını? Her neyse…
Daha ilk şaşkınlığı üzerimizden atamadan kamuflajlarımızı giymiş bir şekilde yemin edilecek tören alanında yürüyüş alıştırmalarına, komutlara, tekmile başlıyoruz. Gür bir sesle, capcanlı bir tekmil isteniyor bizden: Yılmaz Yılmaz Adana, emret komutanım… Gün boyu belirli aralıklarla yapılan bu çalışmalarla zaman geçmeye başlıyor. Güneş doğunca uyanır, güneş batınca istirahata çekiliyoruz, arada içtimalar-mıntıkalar… Mardin’de bir dağın eteğinde askerlik yapıyorsanız –ki kısa dönem askerlerin acemilik alanı genelde burası olur, dayanılması güç sıcaklara alışmak zorundasınız. Sıcak dediysem, bildiğiniz sıcak değil bu: Mardin Suriye sınırına yakın malum… Esen yelden de medet ummamak gerekir; çünkü esen Samyelidir, alev dilli çöl rüzgârıdır. Estikçe hafif bir serinleme hissedersiniz fakat rüzgâr deriniz kavlamaya, hararetinizi arttırmaya, soluğunuzu kesmeye başlamıştır bile. Hele bir de kum fırtınasının Suriye üzerinden Mardin’e kadar ulaştığı zamanlar var ki nefes dahi almak imkânsız hale gelir.
Bu sıcak, bu kum fırtınası, bu yakan rüzgâr, bu bunaltıcı hava… İnsanın aklı duruyor: Ömrü boyunca Allah Rasulü [aleyhiselatüvesselam] ve sahabesi nasıl katlanmış bu sıcağa. Dinimizin bu sıcak topraklar üzerinde doğduğunu biliyoruz; ancak benzer bir hava ile karşılaşınca daha iyi anlıyoruz çekilen çileyi… Necip Fazıl’ın ifadesiyle çekilen kutsal çile… Sahabenin; Allah’ı inkâr etmelerini isteyen Mekkeli zalimlerin işkencelerine Arabistan’ın çöl sıcağında hem de üstlerinden elbiseleri çıkartılarak, sıcak kuma yatırılarak dayanmaları, inançlarından taviz vermemeleri destansı bir tablo olup düşüyoruz gözümüzün önüne. Daha bir şevkle yürüyoruz küçük mescidimize doğru. Kışla içinde er ve eratın ibadetlerini özgürce yapabilmeleri için küçük bir mescit inşa edilmiş. Her vakit açık burası… Askerliğini kısa dönem olarak yapan bir imam arkadaşımız da burada görevlendirilmiş. İkindinin akşama dönmeye başladığı o tatlı vakitler Mardin’de de yaşanıyor. Ve biz yorgun ama sağlam adımlarla tutuyoruz huzur kaynağımızın yolunu. Mescidimizin şadırvanında abdest alırken tatlı bir sohbet tutturuyoruz vakti gözeterek. Günü bitirmenin şükrünü ediyoruz. Yeni güne çıkarması için dua ederek Rabbimize.
Bir ayın ardından yemin töreninde yeminimizi de ettikten sonra acemiliğimiz hitama eriyor, artık usta asker olmanın hissedilir rahatlaması okunur hepimizin yüzünden… Ve yine bir burkuntu. Bir ay boyunca beraber olduğumuz yaklaşık üç yüz arkadaşımız Mardin ilinin ilçelerine, hudut birliklerine katılacaklar. Bizler onları uğurluyoruz. Ben ve benimle beraber on beş kişi kalıyoruz merkezde. On iki öğretmen, üç teknisyen… Mesleğimizi askerde de icra edecek olmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Yine öğrencilerimiz olacak, yine derslere gireceğiz. Tabi okulda olduğu gibi değil; bir sınıfımız var. Lojman bölgesinde oturanlara birebir ders verip onlarla meşgul olmaya çalışıyoruz. Günler şimdi de bu şekilde akıp geçiyor. “Her şey vatan için” diyerek sabah sporumuzu yapıyoruz ve ardından mesaimiz başlıyor…
Askeri disiplinin ne demek olduğunu daha iyi anlıyorsunuz burada. Her şey düzen içinde… Her kurumda olduğu gibi kimi küçük aksaklıklar var elbette ancak bunlar işlerin yapılmamasını doğurmuyor. Herkes kendisine verilen görevi yapmaya çalışıyor.
Bir de her yerde olduğu gibi burada da karşınıza çıkacak olan “neme lazımcı” bir sınıf var. Bunlar; hiçbir işe elini sürmeden gün tüketmeye çalışan, yapılacak işleri gariban olanlara, umur görmemiş, şehir görmemiş, hayatı boyunca köyünden çıkmamış, okuma yazması olmayan kişilere yıkmaya çalışırlar. Bunların tek muini/yardımcısı emin olun ki Allah’tır. Zaten yardımcısı Allah olanın sırtı yere gelmez. Bu neme lazımcı uyanık sınıfın –hoş bir tabir değil ama- belasını da veriyor yaradan.
Sert mizaçlı, insan canlısı olmayan kimi komutanlar da gördük, askerini seven, görevinin icabını çok iyi yapan komutan da. Ne demişler; yer damar damar beşer türlü türlü… Necip Fazıl’ın güzel tabiriyle akrep yuvalarına elimizi sokmak diye bir şey varsa işte budur. Sınavların en acısı bu oluyor bazen. Anlayışsız, aşırı derecede sert ve sertlik yanlısı rütbeli zabitler… Hâlbuki anaların gözünün nuru, biriciği olarak yetişen, kuzularını, ciğerparelerini teslim ettikleri Mehmetçi’ e böyle mi davranmak icap ederdi? Bizim ordu geleneğimiz içinde saygı vardı, onun yanında hâsıl olan disiplin vardı ve hepsinin üstünde merhamet vardı. Nice sultanlar görmüştü bu millet: Askeri açken kendine sunulan iki lokma kuru ekmeği geri çeviren paşalar, sonu ölmek olsa da askerini terk edip gitmeyen mareşaller, şehit düşen bir neferinin yanı başında hıçkırıklara boğulan yüzbaşılar… Bu millet sevdiği için askerine ‘canların canı peygamberlerinin adına’ hürmeten Mehmetçik dememiş miydi? Kimsenin hakkı yok bu güzel imajı zedelemeye, millet Mehmetçik adını koymuşsa askerine lekelenmemelidir bu şeref.
Böylesi birkaç olumsuzluğun yanında askerini seven komutanların olması daha bir anlamlı geliyor Mehmetçiğe. Küçük güzelliklerini görüp askerinin ödül veren, kendi elbisesinden ayakkabısından vazgeçip neferine giydiren, ana-babalarıyla görüşmelerini sağlayan güzel subaylarımız da vardı.
Günlerin akıcılığının yanında gittikçe artan bir özlemle pişiyorsunuz Mehmetçik ocağında. Askerliği bitimine yakın zamanlarda daha bir artıyor özlemler. Hepsinden önemlisi bir öğretmenin öğrencilerini, koridorları, zil sesini özlemesi… Her sabah spor için toplandığımız alanının yaklaşık iki yüz metre ilerisinde bir ilköğretim okulu bulunuyor. İşte biz öğretmenlerin tabiri caizse yüreğinin yağını eriten, hatta kimimizi de dokunsalar ağlayacak kıvama getiren dersin habercisi zil sesi… Okulun koridorlarından taşarak bahçesine, oradan da telleri aşarak bize ulaşan zil sesleri… Gözü yaşlı büyüğümüzün bir yazısında ifade ettiği gibi civanmert öğretmenler değildik belki ama zil sesini özleyen bu öğretmenler mesleklerini icra etmenin vaktini artık iple çeker olmuştu.
Askerlik bu; renkler ayrı, diller ayrı, düşünceler türlü türlü… İnsan, sinesine dolanları boşaltacak bir dost arıyor. Biz, kaderbirliği etmiş, aynı ‘gaye-yi hayal’ etrafında buluşmuş üç dört arkadaş bir araya geliyor ve o güzel güleri anıyoruz “hey gidi günler” diyerek… Şükürle doğruluyoruz…
İşte bir şafak daha görünecek… Bir şafak daha… Askerde şafak vardır. Gün yoktur. “Kaç günün kaldı?” demez kimse bir birine… “Şafak kaç?” derler, her doğan güneş tezkereye biraz daha yaklaşmak, terhis olmak demektir. Ve askerliğin son günü şafaklar tükenmiştir. Şafak doğan güneş, olmuştur artık. Yani tezkere…
Nurlarda sıklıkla ifade edilen “teshis olmak, tezkere biletini almak” tabirlerinin anlamını yakinen biliyoruz artık. Biter mi, geçer mi günler derken… Bir de bakmışsınız altı ay geçmiş… Ardımızda terhis gününü sayan şafak üstüne şafak türküsü yakan yüzlerce silah arkadaşımız… İnce bir sızı saplanırken yüreğinize son bir defa dönüp bakıyorsunuz kışlaya. Ömrünün en uzun günlerini geçiren birisi olarak bakıyorsunuzdur artık kışlaya… Nizamiye kapısında başında miğfer, üstünde hücum yeleği, elinde piyade tüfeğiyle çapraz nöbet tutan iki asker buruk bir tebessümle bakıyor “Güle güle abi…” Seslerini zor işitiyorum. Hava soğuk mu soğuk… Dudaklar çatlamış… Otobüs kışla kapısını geçince duruyor, kapısı tıslayarak açılıyor. Muavin çantamı almak için hamle ediyor…
Geldiğimde yakan/kavuran sıcaklar vardı. Gittiğimde donduran sert rüzgârlar… Kaç Adana otobüsü tıslayarak geçip gitmişti şu kışlanın önünden. Ve daha kim bilir kaçı geçip gidecekti… Şimdi ben o otobüslerden birinde, şimdi kışla içinde şu bindiğim otobüsü izleyen birkaç göz… Askerlik temrinleri bitti mi gerçekten?
Hayat hep bir temrinler bütünü… Yolun açık olsun yolcu!