Hatıra Dizini.

Yılmaz Yılmaz tarafından

Şafak; doğan güneş

Ağustos 2, 2009 tarihinde Hatıra dizini altında Yılmaz Yılmaz tarafından yayımlandı ve 649 kere okundu

Tarihi boyunca on altı büyük devlet kuran bir milletin askerlik mesleğiyle hem dem olması kadar tabii ne olabilir ki? Bu topraklarda doğan her genç gibi bir gün vatani görevimizi yapacağımız yazılıdır alnımıza. İşte bir ağustos günü Mardin topraklarına ayak basınca iyiden iyiye hissediyorsunuz asker olduğunuzu.

Hoş, güzel bir adlandırma bu… Vatani görev… Güzel adlandırma mı dersiniz yakıştırmaca mı bilmem; ama bildiğim odur ki, her kapı aynı yere çıkıyor: As-ker-lik. Öyle ya tarihi boyunca on altı büyük devlete imza atan insanımız illaki askerlik mesleğiyle meşrebiyle içli dışlı olmalıdır. Onun içindir ki; askere uğurlanan her genç bir şenlik havasıyla uğurlanır, davullar çalınır ardından giden gencin, halaylar çekilir, anne-babaların gözünde haklı bir gurur okunur hafif bir burkulmayla beraber. Hep bir ağızdan dua niyetine “Bu asker gidecek geri gelecek” denir. Hesaplar oğlanın askerden dönüşüne ayarlanır, evlilik ya da iş kurmalar işe başlamalar ona göre. Artık bir şeye telmihte bulunulacaksa “Yiğidim askere gittikten falan vakit önceydi”

Keşke diyorum, bir yürekli, güzel kalemli yazarımız çıksa da şu bizim vatani görevi, askerlik ritüellerini iki kapak arasına toplasa, ne güzel olurdu. Hem biz değil miyiz bilmem kaç ay askerlik yaptığı halde bir ömür boyu anlata anlata bitiremeyen askerlik hatıralarını? Her neyse…

Daha ilk şaşkınlığı üzerimizden atamadan kamuflajlarımızı giymiş bir şekilde yemin edilecek tören alanında yürüyüş alıştırmalarına, komutlara, tekmile başlıyoruz. Gür bir sesle, capcanlı bir tekmil isteniyor bizden: Yılmaz Yılmaz Adana, emret komutanım… Gün boyu belirli aralıklarla yapılan bu çalışmalarla zaman geçmeye başlıyor. Güneş doğunca uyanır, güneş batınca istirahata çekiliyoruz, arada içtimalar-mıntıkalar… Mardin’de bir dağın eteğinde askerlik yapıyorsanız –ki kısa dönem askerlerin acemilik alanı genelde burası olur, dayanılması güç sıcaklara alışmak zorundasınız. Sıcak dediysem, bildiğiniz sıcak değil bu: Mardin Suriye sınırına yakın malum… Esen yelden de medet ummamak gerekir; çünkü esen Samyelidir, alev dilli çöl rüzgârıdır. Estikçe hafif bir serinleme hissedersiniz fakat rüzgâr deriniz kavlamaya, hararetinizi arttırmaya, soluğunuzu kesmeye başlamıştır bile. Hele bir de kum fırtınasının Suriye üzerinden Mardin’e kadar ulaştığı zamanlar var ki nefes dahi almak imkânsız hale gelir.

Bu sıcak, bu kum fırtınası, bu yakan rüzgâr, bu bunaltıcı hava… İnsanın aklı duruyor: Ömrü boyunca Allah Rasulü [aleyhiselatüvesselam] ve sahabesi nasıl katlanmış bu sıcağa. Dinimizin bu sıcak topraklar üzerinde doğduğunu biliyoruz; ancak benzer bir hava ile karşılaşınca daha iyi anlıyoruz çekilen çileyi… Necip Fazıl’ın ifadesiyle çekilen kutsal çile… Sahabenin; Allah’ı inkâr etmelerini isteyen Mekkeli zalimlerin işkencelerine Arabistan’ın çöl sıcağında hem de üstlerinden elbiseleri çıkartılarak, sıcak kuma yatırılarak dayanmaları, inançlarından taviz vermemeleri destansı bir tablo olup düşüyoruz gözümüzün önüne. Daha bir şevkle yürüyoruz küçük mescidimize doğru. Kışla içinde er ve eratın ibadetlerini özgürce yapabilmeleri için küçük bir mescit inşa edilmiş. Her vakit açık burası… Askerliğini kısa dönem olarak yapan bir imam arkadaşımız da burada görevlendirilmiş. İkindinin akşama dönmeye başladığı o tatlı vakitler Mardin’de de yaşanıyor. Ve biz yorgun ama sağlam adımlarla tutuyoruz huzur kaynağımızın yolunu. Mescidimizin şadırvanında abdest alırken tatlı bir sohbet tutturuyoruz vakti gözeterek. Günü bitirmenin şükrünü ediyoruz. Yeni güne çıkarması için dua ederek Rabbimize.

Bir ayın ardından yemin töreninde yeminimizi de ettikten sonra acemiliğimiz hitama eriyor, artık usta asker olmanın hissedilir rahatlaması okunur hepimizin yüzünden… Ve yine bir burkuntu. Bir ay boyunca beraber olduğumuz yaklaşık üç yüz arkadaşımız Mardin ilinin ilçelerine, hudut birliklerine katılacaklar. Bizler onları uğurluyoruz. Ben ve benimle beraber on beş kişi kalıyoruz merkezde. On iki öğretmen, üç teknisyen… Mesleğimizi askerde de icra edecek olmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Yine öğrencilerimiz olacak, yine derslere gireceğiz. Tabi okulda olduğu gibi değil; bir sınıfımız var. Lojman bölgesinde oturanlara birebir ders verip onlarla meşgul olmaya çalışıyoruz. Günler şimdi de bu şekilde akıp geçiyor. “Her şey vatan için” diyerek sabah sporumuzu yapıyoruz ve ardından mesaimiz başlıyor…

Askeri disiplinin ne demek olduğunu daha iyi anlıyorsunuz burada. Her şey düzen içinde… Her kurumda olduğu gibi kimi küçük aksaklıklar var elbette ancak bunlar işlerin yapılmamasını doğurmuyor. Herkes kendisine verilen görevi yapmaya çalışıyor.

Bir de her yerde olduğu gibi burada da karşınıza çıkacak olan “neme lazımcı” bir sınıf var. Bunlar; hiçbir işe elini sürmeden gün tüketmeye çalışan, yapılacak işleri gariban olanlara, umur görmemiş, şehir görmemiş, hayatı boyunca köyünden çıkmamış, okuma yazması olmayan kişilere yıkmaya çalışırlar. Bunların tek muini/yardımcısı emin olun ki Allah’tır. Zaten yardımcısı Allah olanın sırtı yere gelmez. Bu neme lazımcı uyanık sınıfın –hoş bir tabir değil ama- belasını da veriyor yaradan.

Sert mizaçlı, insan canlısı olmayan kimi komutanlar da gördük, askerini seven, görevinin icabını çok iyi yapan komutan da. Ne demişler; yer damar damar beşer türlü türlü… Necip Fazıl’ın güzel tabiriyle akrep yuvalarına elimizi sokmak diye bir şey varsa işte budur. Sınavların en acısı bu oluyor bazen. Anlayışsız, aşırı derecede sert ve sertlik yanlısı rütbeli zabitler… Hâlbuki anaların gözünün nuru, biriciği olarak yetişen, kuzularını, ciğerparelerini teslim ettikleri Mehmetçi’ e böyle mi davranmak icap ederdi? Bizim ordu geleneğimiz içinde saygı vardı, onun yanında hâsıl olan disiplin vardı ve hepsinin üstünde merhamet vardı. Nice sultanlar görmüştü bu millet: Askeri açken kendine sunulan iki lokma kuru ekmeği geri çeviren paşalar, sonu ölmek olsa da askerini terk edip gitmeyen mareşaller, şehit düşen bir neferinin yanı başında hıçkırıklara boğulan yüzbaşılar… Bu millet sevdiği için askerine ‘canların canı peygamberlerinin adına’ hürmeten Mehmetçik dememiş miydi? Kimsenin hakkı yok bu güzel imajı zedelemeye, millet Mehmetçik adını koymuşsa askerine lekelenmemelidir bu şeref.

Böylesi birkaç olumsuzluğun yanında askerini seven komutanların olması daha bir anlamlı geliyor Mehmetçiğe. Küçük güzelliklerini görüp askerinin ödül veren, kendi elbisesinden ayakkabısından vazgeçip neferine giydiren, ana-babalarıyla görüşmelerini sağlayan güzel subaylarımız da vardı.

Günlerin akıcılığının yanında gittikçe artan bir özlemle pişiyorsunuz Mehmetçik ocağında. Askerliği bitimine yakın zamanlarda daha bir artıyor özlemler. Hepsinden önemlisi bir öğretmenin öğrencilerini, koridorları, zil sesini özlemesi… Her sabah spor için toplandığımız alanının yaklaşık iki yüz metre ilerisinde bir ilköğretim okulu bulunuyor. İşte biz öğretmenlerin tabiri caizse yüreğinin yağını eriten, hatta kimimizi de dokunsalar ağlayacak kıvama getiren dersin habercisi zil sesi… Okulun koridorlarından taşarak bahçesine, oradan da telleri aşarak bize ulaşan zil sesleri… Gözü yaşlı büyüğümüzün bir yazısında ifade ettiği gibi civanmert öğretmenler değildik belki ama zil sesini özleyen bu öğretmenler mesleklerini icra etmenin vaktini artık iple çeker olmuştu.

Askerlik bu; renkler ayrı, diller ayrı, düşünceler türlü türlü… İnsan, sinesine dolanları boşaltacak bir dost arıyor. Biz, kaderbirliği etmiş, aynı ‘gaye-yi hayal’ etrafında buluşmuş üç dört arkadaş bir araya geliyor ve o güzel güleri anıyoruz “hey gidi günler” diyerek… Şükürle doğruluyoruz…

İşte bir şafak daha görünecek… Bir şafak daha… Askerde şafak vardır. Gün yoktur. “Kaç günün kaldı?” demez kimse bir birine… “Şafak kaç?” derler, her doğan güneş tezkereye biraz daha yaklaşmak, terhis olmak demektir. Ve askerliğin son günü şafaklar tükenmiştir. Şafak doğan güneş, olmuştur artık. Yani tezkere…

Nurlarda sıklıkla ifade edilen “teshis olmak, tezkere biletini almak” tabirlerinin anlamını yakinen biliyoruz artık. Biter mi, geçer mi günler derken… Bir de bakmışsınız altı ay geçmiş… Ardımızda terhis gününü sayan şafak üstüne şafak türküsü yakan yüzlerce silah arkadaşımız… İnce bir sızı saplanırken yüreğinize son bir defa dönüp bakıyorsunuz kışlaya. Ömrünün en uzun günlerini geçiren birisi olarak bakıyorsunuzdur artık kışlaya… Nizamiye kapısında başında miğfer, üstünde hücum yeleği, elinde piyade tüfeğiyle çapraz nöbet tutan iki asker buruk bir tebessümle bakıyor “Güle güle abi…” Seslerini zor işitiyorum. Hava soğuk mu soğuk… Dudaklar çatlamış… Otobüs kışla kapısını geçince duruyor, kapısı tıslayarak açılıyor. Muavin çantamı almak için hamle ediyor…

Geldiğimde yakan/kavuran sıcaklar vardı. Gittiğimde donduran sert rüzgârlar… Kaç Adana otobüsü tıslayarak geçip gitmişti şu kışlanın önünden. Ve daha kim bilir kaçı geçip gidecekti… Şimdi ben o otobüslerden birinde, şimdi kışla içinde şu bindiğim otobüsü izleyen birkaç göz… Askerlik temrinleri bitti mi gerçekten?

Hayat hep bir temrinler bütünü… Yolun açık olsun yolcu!

Bitpazarına yağmur yağıyor

Nisan 25, 2009 tarihinde Hatıra dizini altında Sadık Yalsızuçanlar tarafından yayımlandı ve 381 kere okundu

Seksenli yılların başlarıydı, ihtilalin şefgenerali Kenan Evren’in eski siyasi parti genel başkanlarına aşağılamaya dönük bir konuşmasında, ‘eskiye rağbet olsaydı bitpazarına nur yağardı’ cümlesini kullandığı sırada Ankara’da İtfaiye Meydanı’na yağmur yağıyordu. Bu ‘tesadüf’le Evren’in tüm zamanların en verimli mizah nesnesi oluşu arasında bir ilgi var mı doğrusu düşünmedim fakat bu olaydan yaklaşık on yıl sonra Şerif Sinan’la gittiğimiz Bitpazarına- hava oldukça sıcak ve bunaltıcıyken ansızın bozmuş- yağmur yağmıştı. DTCF Tiyatro bölümü mezunu, otuzunu aşmış, drama yapımcısı Şerif Sinan da benim gibi ilkokul öğrenimi yıllarında tatilde mahallenin Kur’an kursuna devam etmişti. Kurban ve Ramazan arefelerinde uykusu gelmezdi. Sabah koltuğunda seccadesi babasıyla namaza giderdi. Ramazan’da oruç tutar, sıcaktan bunaldığında gizli gizli su içer, kimseye söz etmezdi. Yeni Dergi’de yayımladığı şiirlerinde her ne kadar Nazım Hikmet’in Kemal Tahir’e yazdığı hararetli mektuplardaki ‘materyaliste art’ın ilkelerine uygun ‘imge’ler bulunsa da, o da benim gibi ortaokul yıllarında Ömer Seyfettin’in Kaşağı’sını yüreği ezilerek okumuş ve bu burkuntuyla Refik Halid’in Gurbet Hikayeleri’nde, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ın da- Anayurt Oteli de olabilir- Orhan Asena’nın trajik kişilerinde, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ında, Selim İleri’nin Hüzün Kahvesi’nde, İsmet Özel’in Geceleyin Bir Koşu’sunda yeniden karşılaşmıştı. Lise yıllarında Şerif Sinan’la müştereklerimiz azaldı, o Manisa’nın bir beldesinden ben Hatay’ın Dörtyol ilçesinden Ankara’ya yüksek öğrenim için geldiğimizde artık yollarımız büsbütün ayrılmıştı. Gerçi ben ondan bir sokak ilerde Küçükesat’ta Belkıs Sokak’ta o ise, Olgunlar’da kalıyordu. Lakin onun üç arkadaşıyla paylaştığı bodrum katındaki daidenin duvarlarını Che Guevera, Gorki ya da Aragon’un posterleri süslerken, benim kaldığım öğrenci evinin kitaplığını başta Said Nursi olmak üzere Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu gibi çağdaş edebiyatımızın seçkin örnekleri doldurmaktaydı. Yıllar sonra Sinan’la bir yayın kuruluşunun yapımcı kursunda karşılaştık. Rahmetli Ekrem Oymak ve Sevinç Yeşiltaş’la birlikte oluşturduğumuz kurs için ‘cemaat’ın Fellini’den Tarkovski’ye, Yılmaz Güney’den, Yücel Çakmaklı’ya uzanan ilginç bir gündemi oluyordu.
Odamıza sık sık uğruyordu. Sivas olaylarından sonraki uğrayışlarında zaman zaman sertleşen fakat hep bir arada yaşayabileceğimiz inancına dayanan görüşmelerde giyim kuşamdan, Türk mutfağından, şiirden, büyükkentlerdeki yalnızlıktan, cemaatten ve Bitpazarı’nda konuşuyorduk.
Bir haftasonu Opera’da buluştuk. Opera binasının karşısındaki sokağa yöneldik. Sağda New Holland biçerdöver ve traktör yetkili satıcısının garajı, saç perdenin üzerinde Selahattin Bıyıklı Kick Box, Tay Box ve Kunf Fu kursunun ilanı üzerinde ‘Parka Gider’ yazısı…Kosova Sokağı’na dönmeden köşeden bastonunun yere vuran ama dilencenen, ‘Cenab-ı Allah hayrına kabul etsin’ bağırtısı, yanındaki satıcının katlayıp güneşten korunmak üzere başına iliştirdiği takke, sergisinde kalitesiz güneş gözlükleri naylon taraklar tesbihler…Kosova Sokağı’na girdiğinizde artık eski Ankara’nın işlek ticaret merkezi çıkıyor karşınıza.
Kızılcahamam, Koçhisar, Bala, Beypazarı gibi ilçelerden altmışlı yıllarda göç edip aristokrat havasını ‘bozmuş’ olan köylü sakinleri dışında bir memur ve öğrenci kenti olan Ankara’da Bitpazarı’na rağbet gün geçtikçe artıyor. Tiffany gibi fiyatla birlikte kaliteyi de düşüren birkaç mağaza, Koçbeyoğlu gibi orta direğe ürün sunan pasajlar bir yana bırakılacak olursa başta öğrenciler olmak üzere Ankara sakinleri eskiye yani Bitpazarı’na daha çok ilgi gösteriyor. Kosova Sokağı’na girince sizi solda bir gazete bayii ve cama iliştirilmiş devasa bir levha karşılıyor:’ En Büyük Tadelle’. Sinan’la karşılaştığımızda yaptığımız kısa hoşbeşten sonra tek kelime konuşmadık…Sükut sürüyor, sadece çevreyi tecessüs ediyor, kaldırıma istif edilmiş koltuk takımlarından ceviz ve maun dolaplardan, koltuk ve şezlonglardan, giysilerden, kilim ve halılardan korunmaya çalışarak ilerliyoruz. Sokaktaki dükkanlarda eski- yeni beyaz eşya alınıp satılıyor. Her nevi ev ve büro eşyası, tv, buzdolabı, çamaşır, halı, bulaşık, dikiş makinesi alınır/ satılır’ levhası hemen hepsinin camında asılı. Dükkanların kaldırımdaki uzantısından satılmayı bekleyen, çoğu yok pahasına alınmış koltuk takımlarında miskin miskin oturanlar, koltuğun sol ya da sağına, yere gizlenen arada bir dikilen şarap şişeleri, kağıtla kamufle edilmiş bira şişesi, Çorum sakız leblebisi ve on üç- on dört kişilik bir grup. Heyecanlı bir tavla oyunu var: ‘Hadi yavrum kemik!’, ‘Tüh, Allah belanı versin…’ ‘Bu iş matematik ister yeğenim, öğren de gel…’ ‘Senin matematiğini de…seni de…’ İş kızışıyor, uzaklaşmalı. Yabancı bir yüz hemen fark ediliyor. Karşıda Yunus Emre Pide Salonu…Evlere servis yapılır. Otopark’ın bekçisi bağırıyor: ‘Nazmi ağa nereye?’, gevrek gevrek gülüyor ‘süde süde…’ İtfaiye Meydanı’nın en civcivli mekanına gelmiş bulunuyoruz. Sinan gerilerde bir kilime takılmış, yine bir gazete bayii, yanında işportacı, yanında kasetçi, fon müziği ya Sincanlı Oğuz veya Neşet Ertaş’tır. Geçenlerde Arif Sağ’ın bir dedikodu programında söz ettiği gizli satış rekortmenlerinden Sincanlı Oğuz…Ben bu ezgiyi bir yerden tanıyorum: Hoş Mirkelam ya da Kayahan(ın şarkılarından farklı değil. (Elektro) bağlama, vurmalı bir çalgı ya da def (zilli), söz düzeni kafiyeler aynı: ‘Esmeri çok severim/ Sarışından korkarım’ ya da Neşet Ertaş’ın ‘Gör ki felek bize neler eyledi’, Kayahan’ın ‘Allah’ım ben nerde yanlış yaptım?’ı Sezen Aksu ve Queen dışında bir şeyden zevk almadığımızı yeterince açıklamıyor mu Sincan? O da ne! Müzik değişti. Neşet’e benzer bir hançere, Fuzuli’nin ‘Mende Mecnundan füzun aşıklık istidadı var/ Aşık-ı sadık menem Mecnunun ancak adı var’ını söylüyor…Sinan yetişiyor, dinliyoruz. Burak Kut’tan Murat Çobanoğlu’na, Şivan Perwer’den Serdar Ortaç’a bir yığın korsan ürün yer alıyor tablada.
‘Al ucuuuz! Al ucuuz!’ pornografik mecmua satıcının bağırtısı. Ayakkabı tamircileri, ‘buz gibi limoon’ genzi yakan pis bir koku, kokoreççi, sokağın ortasında koltuğun tozunu silken esnaf, sağa sola savrulan cümlelerden birkaçı: ‘Onlar işini bilir dayının’ (-nın eki sadece dayı sözcüğünün sonuna getirilmiyor) ‘Beş şişe viski on kutu çikolata…’ Kaç Lira? (Limonata)
-Yedi
-Beş olmaz mı?
-Al beş kuruşluk iç
-Yukarda beşe satıyorlar.
Amcam sinirleniyor:
-Git ondan iç gözüm o zaman, içebilirsen!
-Neden?
-Pis onlar yeğenim, pis…Bi bildiğimiz olmazsa…
Civcivli sokağımız daralıyor, kalabalık artıyor.
-Kaç paraymış (lira da yürürlükten kalkıyor) bu?
-Elli gayme
-Oooo?
-Ne verin ne verin?
-Çok dedin amca.
-Yav sen verin de hele.
-(Biraz çekinerek) İki onluğum var.
-Hışımla elindeki kot pantolonu alıyor.
-Anca giden hadi yallah1
Bir başka ‘tezgah ‘a daha hararetli bir pazarlık:
-Ne istiyon emmi?
Talip olduğu made in İtaliy tımbırlen’din dikiş yerlerini kanıtarak kontrol edene tariz ve telkin yollu, ‘yepyeni dayının yepyeni, hiçbir kusuru yok’
-Ne istiyon?
-Valla demin ikiyüzlük verdiler vermedim, senin için ikiyüzelli olur.
Ötekinin feveranı müthiş.
-Yav sen gafayı mı yedin? Buna ikiyüzelli verirsem Angara dibinden salanır be…’
Kırşehir Kundura ve Tamir Evi’nin sokağa taşan tezgahında daha çok yabancı patenli ayakkabılar. Yanındaki Süsler Erkek Kuaförü’nde traş olan iki müşterinin yanısıra saçını tarayan ve süsleyen gençler..
-İş patolonu…İş gömleği…
-Ne malıymış bu böyle?
-Ne bilim gavur herhalde.
-Gız mı bu? (Kadın giysilerine ilgi yok anlaşılan) Biraz gabarmış mı ne?
-Ne gabarması yav niye leke çalıyon mala?
Pantolon Paçası Yapılır levhasının asılı olduğu dükkandan daracık bir ara ile Yenice Camii’nin bulunduğu sokağa geçiliyor. Köfteciye varmadan daha çok müzik aletleri satan dükkanın önünde semah ezgisi…Zabıta, asker, polis, hekim giysileri…Yenice Camii’nden Hz. Ömer(ra)’e isnad edilen sözü aratacak berbat bir sesle ezan yükseliyor. (Kur’an-ı Kerim’i bed bir sesle okuyan birine sormuş: ‘Neden okuyorsun?’ ‘Allah rızası için’ diyor öteki. Hz Ömer, ‘Allah rızası için okuma’ diyor) kasetçiler teybi susturuyor, sokağın uğultusu hissedilir bir biçimde azalıyor. Yapılış tarihi: 1925. Cemaat, Cuma’da sokağın sonuna dek uzuyor. Öğle saatinde dükkan ve tezgahlar kapanıyor. Müşteri delisi çingeneler bile bu saatte satış yapmıyor. Aysun sokağın eski adını esnaftan öğrenemiyoruz. 20. Asır, Hayat ve Ses mecmuaları…Hayat Ansiklopedisi, plaklar, gramofonlar, daktilolar, komidinler, mevlük kitapları, Pediatric Nephrology gibi uzmanlık kitapları, çakmakçı Murtaza Gümüş’ün tablasında gümüş takılar, işlemeli eski çakmaklar, pipolar. Füruzan’ın Redifeye Güzelleme’si, Minyeli Abdullah, Politzer’in Felsefesin Temel İlkeleri, hangi setlerde kullanıldığını merak ettiğimiz arklar, spotlar ve Sinan’la zınk diye durup dakikalarca seyrettiğimiz Teksir Makinası…
Başımızı bir el çeviriyor gibi birbirimize gülümseyerek bakıyoruz. Teksir makinası bana Necmeddin Şahiner’in otuz yıldır sürdürdüğü araştırmalarının ürünü olan Son Şahitler’in birinci cildinde geçen Mehmed Emin Birinci’nin sözlerini hatırlattı: ‘O zamana kadar (ellili yılların sonunu kastediyor) ancak el yazısı ve Teksir’le çoğaltılan Nur Risaleleri’nin elliyedi senesinde matbaalarda basılması büyük sevinçle karşılanmış her tarafta bayram havası vardı. Üstad hazretleri bu risalelerin basılmasına o kadar ehemmiyet veriyordu ki, çabuk tashih edilip formaların basılması için Tahiri (Mutlu) ağabeyle Ceylan ‘Çalışkan kardeşimizi de Ankara’ya göndermişti(…)” Bediüzzaman’ın talebeleri Bayram Yüksel, Mustafa Sungur, Abdullah Yeğin, Abdulkadir Badıllı gibi şahsiyetlerin hatırlarında Teksir makinasının Risaleler’in neşrindeki Kullanımı çoşkuyla yer alır. Son Şahitler’deki anılar gözlerimnden film şeridi gibi geçiyor. Yirmi yıl sürdürülen amansız yargılama, tarassut, işkence, koğuşturma ve eziyetler arasında Said Nursi güç şaartlarda yazdığı eserlerin süratli bir biçimde çoğaltılmasını sevinç ve şaşkınlıkla karşılamıştı Teksir makinasının hizmete kazandırdığı ivmeyi latifelerine de konu ediyor, talebelerine onu kıskanmamalarını, el yazısı kullananlara Cenab-ı Hakk’ın mükafatını vereceğini müjdeliyordu…
Gökhan’ın ifadesiyle insanıslatanın başlamış olduğundan habersiz Afyon sokağındaki dükkanda dikkatimizi teksir makinasında toplamıştık. Neden sonra Sinan’ın varlığını fark ettim, dalgın gözlerle baktım. Onun da bakışları hülyalı idi. O’nun benim düşündüklerimle ilgisi yoktu bundan emindim. Fakat emin olmadığım bir şey vardı: Acaba Küçükesat ya da Pangaltı’daki bir hücre evinde devrimci kardeşlerinin çoğalttığı bildirileri mi düşünüyordu? Yoksa akan onca kandan sonra Ertuğrul Kürkçü’nün kırıklığı, Deniz Baykal’ın pişkinliği, Gorbaçov’un emeklilik maaşı mı, acaba hangisi yüreğinden hüzün damlatıyordu?