‘Ha bu ander sevdaluk’
123 izlenim
Bir çocuk sevimliliğinde olsun isterdim bu yazı. Öylesi tatlı bir çocuğun kesik kesik ve heyecanla konuşması gibi değil bizzat şu lanet hayatı ucundan kıyısından soluk soluğa yaşaması gibi olsun. Hani büyüklerin elbiseleriyle giydirilmiş şirin çocuklar gibi olsun işte; yine de çırılçıplak bir saflıkla ışıl ışıl parlayan; daha ne diyeyim. Sıradan bir televizyon dizisinde dinlediğim bir türkü için ne de büyülü laflar birikmiş meğer heybemde. Nasıl utandım bir ara; çekingen bir çocuk gibi küsüp susmayı geçirdim aklımdan. ‘Kocaman adam oldun yazdığın şeylere bak’lara takılıp kaldım. Tam o anda kulağıma dökülen şırıl şırıl müziğiyle `ha bu ander sevdaluk` pınarına yuvarlandım gene. Ne diyeyim işte; çocuk gibi olsun da. (Bu ‘da’ hem dahi anlamındaki ayrıksı ‘da’, hem de Karadeniz ‘da’sıdır efendim; ilgililere duyurulur)
Öyle ılık, ümitsizliğine aldırmayan, sadece tatlı tatlı bir teselli arayan dervişim ben. Nice kalın kitaplardan, güzel müziklerden, unutulmayan filmlerden, kulaktan kulağa büyüyen hikâyelerden geçip de geldim bu yazları sıcak ve kurak, kışları soluk ve kanlı ülkeye. Kalbim ve dilim yara bere içinde kaldı. Kardeşlerimi gündelik uçurumlarda kaybettim. Kervan göçtü ben ve bir iki kardeşim kaldık dağlar başında. Düştüm, kalktım, düştüm, kalktım düşmez kalkmaz bir Allah’tır onu anladım. Çok yoruldum. Küstüm, kimselere göstermeye güç yetiremedim gözüm yaşını; kurudu kaldı; hülasası kurudum kaldım.
Sonra bir akşam vakti pembe berjer koltukta, elimde her yanı yara bere içinde bir küllük ve kendi kendini tüketen zeki bir sigaranın eşliğinde dilime melhem olan bu güzel diziyi izlemeye başladım. Perdeleri mor bir evin, uzun fıstık yeşili koltuklarında uzanıp dururken yalnızdım; yapası da sonradan geldi, tam dizinin ortasında beni ben yapan şeylerin geç gelmesi gibi hep; yapayalnız oldum sonra. Dizi bitene değin. Kalktığımda dünya benim olmuştu. Sevdiğimi bulmuştum, memleketimi bulmuştum, ülkemi, çocuklarımın kocaman adamlar olabilmesi için aradığım o bereketli toprakları bulmuştum. Sağımda, solumda kimim varsa sobeleyip ne var ne yok dünyayı bağışladım onlara, yine o fıstık yeşili divanın edebiyatına kaptırıverdim kendimi; müzikli, gazelli edebiyatına.
Her şey gibi, müzik de bitti, çok önceleri öğrenmiştim sessizliğe doğru ilerliyormuş, kalkıp pembe berjer koltuğa geçtim usulca. Serin yaz akşamlarının gazelleriyle sevişen ılık rüzgârlar gibi fettan bir esintiye kaptırıverdim kendimi. `Ha bu akan dereler denizlere dolacak, soylesana güzelum sonumuz ne olacak.’ Dilimde mırıldanan muzip cinler, kahramanlığı bilmem ama sonunu düşünen çocuk da olamaz kardeşlerim.
Sizi bilmem, nasıl okursanız okursunuz ama ben bir çocuk gibi yazmak istedim bu yazıyı, o yüzden sonunu düşünenin gözü çıksın. Kelimelerdeki titizlikle değil cümlelerin arasında gezinerek beni güldüren o muhayyel çocuğun neşesiyle. Ömrüm boyunca bu dizinin müziğinde, bu türküde gördüğüm neşeli bir hüzünle boyanmış böylesi güzel karelerin içinde olmak istedim, talih beni en uygunsuz vaziyette yakaladı; memurdum, büyümüştüm, böylesi yazılar yazamazdım, mevzuata bağlı kalmalıydım, dahası bir dizi filmde dinlenilen türküler için bir sevgiliye yazılmış gibi derinlikli hissiyatlar barındıran mektuplar yazmamalıydım; ayıp kaçardı. Bir sigara arasına sıkıştırdım bunca cümleyi, sahipsiz bir ağacın dutlarını gömleğine dolduran çocuklar gibi. Ama onlar hiçbir zaman bilemediler bu mektubu asıl kimin için yazdığımı. Yalnızca gömleğimdeki lekelere takıldı gözleri. Olsun, baksınlar da gözleri doysun dedim, aldırmadım.
Bir çocuk gibi olacaktı güya bu yazı. Meğerse en hassas yerimden büyümeye yakalanmışım, her yanımdan düzenli cümleler akıyor; irin gibi. Oysa şirin gibi tatlı masallarla hep çocuk kalmak isterdim ben. Kesik kesik konuşan kâhinlerin soyundan değilim. Ama yine de inadım inat; gürbüz bir çocuğa boyayacağım bu yazıyı. Çünkü böylesi güzel bir türkünün yazısı yazılamaz; şimdi anladım neden sessizliğe doğru ilerliyor müzik. Benim burada yaptığım çocukluğuma bir küçük rüşvet.
Ağabeylerim, ablalarım, söylesenize, sizi içine almayan bir karenin dışında geçirdiğiniz sürgün günlerinin hesabını nasıl tutabilirsiniz ki? Her izlediğinizde, ‘işte asıl gerçeklik bu’ deyiverip eşsiz bir teslimiyetle uzandığınız koltuğa daha bir çökmenize sebep olan dünya böylesi zalim olabilirken nasıl bu diziyi kaçırabilirsiniz? Acısıyla, tatlısıyla, kederiyle neşesiyle ‘işte bizim hayatımız’ dediğimiz hayatları mükemmel bir ustalıkla resmeden bu güzel türküyü nasıl ihmal edebilirsiniz? İşte tam da burada itiraf ediyorum, hiçbir zaman olamayacağımı bile bile, bir erkeğin kadınının koynunda olmayı dilemesinden çok daha büyük bir iştahla ve şevkle içinde olmak istediğim bu türkü tüm gerçeklerden daha gerçektir.
Kendimi ele vermemeliyim; nerede kaldı benim koca devlet nişanım. Ben bir ülkenin el değmemiş geleceğiyim, benim vakarımda tonlar dolusu geri kalmış ülke rüyası. Devletin benden beklediklerine yoğunlaşmalıyım, beni bekleyen evraklar, klasörler, projeler, yalanlar. Vatan benden hizmet bekliyor. Çok daha önemli işlerim var benim, büyüklerim öyle söylüyor. Büyüklüklerine verip yazmaya devam etmeliyim.
Bir türkü hakkında böylesi yoğun bir yazı yazmak ancak delilikle paralel açıklanabilir belki. İşte yazdım varsın açıklama yapmak isteyen öyle yapsın. Belki ben deliyim sahiden de. Belki bunlara gülüp geçecek bir çocuk gibi olmasını istedim bu yazının; olmadı, o yüzden de delirdim. Ama yine de bu gülünesi cümlelerin arasında koşturup duran o sevimli çocuğun ayak seslerini duyabiliyorum; gülüşlerini hissedebiliyorum. Bir gün hepinizin hikâyesinden çıkıverip bu kayıtsızlık şehrinin meydanında, maiyetinde dünyanın en gürbüz tellalları, en soylu soytarıları kendi hikâyesini anlatacak o çocuk ve tüm gerçekleriniz eriyip dökülecek bu Arnavut kaldırımlı sokaklarda… ‘Dere akar taş ile gözüm doldu yaş ile/ nerelere gideyim bu sevdalı baş ile’
Kardeşlerim, bir çocuk gibi olsun istedim bu yazı, böylesi güzel bir türkünün ne de özlenen bir hayatı bize armağan ettiğini bilenlere hatırlatmak, bilmeyenlere bildirebilmek için. Elçiye zeval olmaz, olsa da hangi çocuk bu kadar soylu bir zevalle kutsanmıştır deyiveririz. Çok güzel bir türküydü bu, hani içinden hayat geçen gürbüz ormanlar gibi; zengin, asil, tatlı ve derin. Daha ne diyeyim ki? (Üzerinize alınmayınız; soru işareti öylesine konulmuştur.)





ne güzel bir hüzün var yazdıklarının içinde. bu zamanda bu geceler gibi fitnenin üzerimize yağdığı zamanda ancak ya deli olmak ya da ona benzer bir çocukluk hastalığı bize iyi geliyor. bilirsin yazının tekniğinden falan anlamam öyle biçem- biçim tartışmalarına da aklım kesmez.fakat soluksuz okudum ellerine sağlık. her şeyin sessizlğe hatta musikinin de kemal halinin sükut olduğunu erkan oğurdan sonra bir kez de senden dinledim.
Bir çocuk gibi hesapsız anlatmak istediğiniz o türküyü bir çocuk gibi anlatabildiniz mi bilmiyorum. Sanırım bunun bir sağlaması da yapılamaz. Çocuğun elindeki kalemin sayfada öylesine gezinmesi sonucu ortaya çıkmadıysa da bu metin. Hoşlandım, sevdim…
Ve aslına bakarsanız delilik güzel şey. Çünkü güzel şeyler yaptırıyor insana. Ara ara kaybolduğumu sezinledim o güzellikler arasında. Bu kayboluş halini de sevdim… Üstelik sorulan hiçbir soruyu üstüme almadım, ki ben iflah olmaz alınganlığımla almadıysam kimse üzerine almamıştır.
Yüreğinize, çocuk kalmış-en azından çocuk kalmak isteyen yüreğinize sağlık…
Gök Ekin’in en sevdiğim yanı yazarlarının büyümüyor olması/büyümeye direnmesi. Yazılarda en çok kullanılan anahtar kelime ‘çocuk‘ kelimesi.
Yazının altına “Ha Bu Ander Sevdaluk“u eklesek mi acaba diye düşündüm
Ben bir de dinleyerek okudum, “Giresun’un İçinde”de sonra dinlediğim en iyi Karadeniz Bölgesi türküsü.