Görsel Şiir’e ne zamandan beri ilgi duyuyorsunuz?
Bazı tahassüslerim oldu tabii. Şiir okumaya başladığımı zannettiğim günlerde şiir iddiasıyla ortaya konulan şeylerden çok hiç şiir iddiası olmadan yapılan “işler”in ilgimi çekmesi gibi…Hat sanatında da harfleri aşan bir şeylerin varlığını hissediyordum. Adını koyamasam da bir cümle ya da bir kelimenin anlamını vermekten ya da bir anlamı ifşa etmekten fazla [artık] bir şeyler vardı hat’ta sanki. Hemen şurada ama ele geçiremeyeceğiniz bir şey. Üstelik bunu tutulabilecekmiş gibi, onu elde edebilirmişsiniz gibi somut bir şekilde yapması epeyce karıştırıyordu kafamı. Hem bunu sanatla zanaatı ayırmayan bir işçilikle yapıyordu. Hasan Aycın’ın çizgilerinde de buna benzer şeyler hissediyordum. Aycın her nasıl, neyle, niçin.. başladı bu işe bilemiyorum ama yaptıklarının şiirle ortak bir “çizgi”den çıkmış olabilecekleri hissi güçleniyordu bende. Bu nedenle o zamanlar “şiir çizgisi[çizgi şiir]” demeye dilim sürçüyordu onlara.
Benim için hayli ilginç olan bir şeyi söyleyeyim burada. Bütün bu tahassüslerin asıl kaynağı Mevlâna’nın Mesnevî’sinde okuduğum meşhur bir hikayeye dayanıyordu. Çoğunuzun malumu olan şu Çin ve Rum ressamlarının hünerlerini sergileyişlerini anlatan hikaye.** Rum ressamlarının yaptıkları zanaatkarane bir sanat işini temsil ediyor gibi geliyor bana. Yalnızca sanat değil, sanattan daha “artık” bir şey. Hem sanat olan, hem sanatın ulaşamayacağı yerlere uzanan [hatta, belki; inemeyeceği yerlere de inen] bir iş. Sanat bir imkanlılıksa bile onun temsilinde ortaya çıkabilecek istismarlardan da tümüyle azade. Oraya ehli dışında kimsenin eli uzanamaz, namahrem eli dokunamaz. Ne ise o olanı olduğu gibi gösteren bir şeydir [yansıtan değil, olduğu gibi gösteren]. Kısaca sanat denilen şeyin yapamadığını yapan, istismar edilebilir; vehmedilebilir olmaktan azade bir yol, bir imkanlılık. Sanat ve zanaat ayrılmaz bütün olarak bir arada icrayı sanat ederler burada. Marifet ve hüner ister bu. [“Ayinesi iştir kişinin / Lâfa bakılmaz” hesabı.] Şiir için de benzeri bir durumun inşası imkanı o gün bugündür beni meşgul eden bir şey. Varlık bilgisi ve soruşturmasından uzak, maddenin de mananın da bilgisine, ergisine sahip olmadan [yine bilgisine ve ergisine sahip olmadan gelenek deyip dururken bile gelenek dışı] ödünç kavramlarla birşeylerin “öte”sini vehmedip metafizik kuruntularla “şiir söylemeye” çalışıldığı bir zamanda “şiirden öte” bir şeyler aramak elzem olsa gerektir. Nasipsizin cehalet ve hamakatini örtme çabasıyla istismar etmeye cür’et ettiği, hiçbir tecrübeye dayanmadan kelimeleri yerlerinden oynatıp çelişik sözlere bürünerek anlamlar devşirmeye kalkıştığı [hatta mistifike ettiği] bir şiir söylenirken şiirden azade bir şiir aramak kaçınılmaz olsa gerektir. Yalnızca estetik ya da sanatın konusu haline ge[tiri]lmiş bir şiir varken ortada, şiiri aşan, şiirden artık bir şiir aramak haktır. Hem şiirin tahammülü nedir, nereyedir? İşte somut şiir bende böyle bir karşılığa sahip. Böyle bir inşa imkanı somut şiirle mümkün görünüyor. Marifet ve hüner sahibi şiir fetasının işidir somut şiir.
Bu tahassüslerin düşünmeye ve uğraşa açılması, somut şiiri keskin bir şekilde farkediş ise Zinhar’la birlikte oldu ve birlikte sürüyor.
[Bunların açılması gereken ifadeler olduğunun farkındayım. Ama bunun için düşünüyor, yazıp duruyoruz zaten. Bu soruşturma için bu kadarıyla yetinmem gerektiği zannındayım.]
Okuduğunuz şairler kimlerdir? Bu şairler ile işleriniz arasında bir geçişme var mı?
Hafız, Yunus Emre, Şeyh Galip, Rilke, Hölderlin, Robert Bly, Behçet Necatigil, Cahit Zarifoğlu, Ece Ayhan, Cahit Koytak, İsmet Özel…
[Bunlar dışında da okuduğum şairler var elbet. Adını, şiirini görünce bigane kalmadığım, ya da arada dönüp okuduğum...]
Tamamen geçirgen…Yunus Emre örneğin, somut şiirin ustasıdır bence. Şeyhimdir.
İşlerinizde kullandığınız özel teknik, araç var mı? Varsa bunlarla işiniz arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlarsınız?
İşlerinizde gözettiğiniz, üzerine düştüğünüz ve üst başlık olarak belirtebileceğiniz konular var mı?
İşlerinize neden ve nasıl isim / başlık veriyorsunuz?
Bu üç soruya birlikte cevap vereyim.
Somut şiirle ilgili düşünmeyi ve uğraşmayı sürdürmekle birlikte “iş” konusunda çok yetersizim. Bu sorulara vereceğim net karşılıklar yok bu nedenle. Zinhar’da somut şiirleri yayımlanan şairlerin işlerini gıptayla ve kıskançlıkla takip ediyorum şimdilik. Tabii kendimce eleştirmekten de geri durmadan.
Hazır isim vermekten sözedilmişken ilgili bir noktayı dile getireyim. Somut şiir ifadesinin görsel şiir ifadesinden daha isabetli olduğunu düşünüyorum. Somut şiir ifadesi şu imkanlılıkları taşıyor gibi:
Somut şiir ifadesindeki
Somutluk “kendilik” ifade ediyor.
[Adı üstünde somut: kendisi; söyleyebileceğin bir şey yok yani.]
Somut görseldir ama zahir değildir [yaygın olarak böyle düşünülse bile], görünen değildir; görsel olsa bile. Bütündür.
Somut som’luğu ifade eder; katışıksız, vehimsiz, kendisi, o.
Somut karaşındır; gece karası gibi keskin görüşe açar kendini. Som aydınlık somutun karanlığındadır. İçi dopdoludur ama ne ele verir kendini, ne göze[el gerektir,göz gerek].
Somut keskindir, inhirafa izin vermez.
Somut yekparedir. [Hem soyutluğu da mütehammildir.] Muhatabını da yekpare ister.
Somut apaçıktır ama açıklığı kesiftir; bir anlamı ifşa etmez, kesif açıklık içinde barınır bütünlük. Bu sebeple hiç bir davaya hizmet etmez.
[Hadi biraz şenlendirelim ortalığı, ve malzeme verelim millete] Somut şiir ifadesi, somutluk kelimesinin sözlük anlamına asla mugayir olmadan, hatta [yaygın kanaatin aksine] onun ifşa ettiği bir anlamla batıni bir şiirdir.
Bunları çoğaltabiliriz. Görsel şiir ifadesi bu imkanlılıkları taşımıyor gibi geliyor bana.
Görsel şiirle ilgili teorik ve eleştirel birikiminizi nasıl oluşturdunuz? İlgilenecek okura en az 5 kaynak kitap önerebilir misiniz?
Bu noktada Zinhar’ı[n birikimlerini, verimlerini...] en başta anmalıyım. Sonra okumalar ve uğraşlar tabii. İbn Arabi’den tevarüs ettiklerim çok belirleyici oldu, oluyor. Sonra şiirle ve teknikle ilgili Heidegger ve Derrida okumaları..Schuon ve Burckhardt’in İslam Sanatı üzerine yazıları..Merleau-Ponty okumaları..Bataille okumaları…
İbn Arabi, Harflerin ilmi
İbn Arabi, Füsusul Hikem
Heidegger, Teknik üzerine bir soruşturma
Heidegger, Sanat eserinin kökeni
Hasan Akay, Şiiri yeniden okumak
Zeynep Sayın, İmgenin pornografisi
Titus Burckhardt, İslam Sanatı Dil ve Anlam
Mehmet Yalçın, Şiirin Ortak Paydası/Şiir Bilime Giriş
Behçet Necatigil, Bile/Yazdı
————————–
** Çinliler “ Biz daha mahir ressamız, dediler. Rum halkı da dedi ki: “ Bizim maharetimiz daha üstündür.”
Padişah “Sizi imtihan edeceğim; bakalım hanginiz dâvasında haklı” dedi.
Çinlilerle Rum diyarı ressamları hazırlandılar; Rum diyarı ressamları ilimlerine daha vakıf kişilerdi.
Çin ressamları “ Bize bir hususi oda verin, bir oda da sizin olsun” dediler.
Kapıları karşı karşıya iki oda vardı. Bir tanesini Çin ressamlar aldı. Öbürünü de Rum ressamları.
Çinliler, padişahtan yüz türlü boya istediler. Yüce padişah bunun üzerine hazinesini açtı.
Çinlilere her sabah hazineden boyalar verilmekteydi.
Rum ressamları “ Pas gidermekten başka ne resim işe yarar, ne boya!” dediler.
Kapıyı kapatıp duvarı cilâlamaya başladılar. Gök gibi tertemiz, sâf ve berrak bir hale getirdiler.
İki yüz çeşit renge boyanmaktansa renksizlik daha iyi. Renk bulut gibidir. Renksizlikse ay.
Bulutta parlaklık ve ziya görürsen bil ki yıldızdan aydan ve güneştendir.
Çinli ressamlar işlerini bitirdiler. Hepsi de yaptıkları resimlerin güzelliğine sevinmekteydiler.
Padişah kapıdan içeri girip odadaki resimleri gördü. Hepsi akıldan, idrakten dışarı, fevkalâde güzel şeylerdi.
Ondan sonra Rum ressamlarının odasına gitti. Bir Rum ressamı, karşı odayı görmeye mâni olan perdeyi kaldırdı.
Öbür odada Çin ressamlarının yapmış oldukları resimlerle nakışlar, bu odanın cilâlanmış duvarına vurdu.
Orada ne varsa burada daha iyi göründü; resimlerin aksi, âdeta göz alıyordu.
Oğul Rum ressamları sofilerdir. Onların; ezberlenecek dersleri kitapları yoktur.
Ama gönüllerini adamakıllı cilâlamışlar, istekten, hırstan, hasislikten ve kinlerden arınmışlardır.
O aynanın sâflığı, berraklığı gönlün vasfıdır. Gönle hadsiz hesapsız suretler aksedebilir.
Gaybın suretsiz ve hudutsuz sureti, Musa’nın gönül aynası da parlamış, koynuna sokup çıkardığı elde görünmüştür.
O suret göğe, arşa, ferşe, denizlere, ta en yüce gökten, denizin dibindeki balığa kadar hiçbir şeye sığmaz.
Çünkü bütün bunların hududu, sayısı vardır. Halbuki gönül aynasının hududu yoktur.
Burada akıl, ya susar, yahut şaşırıp kalır. Sebebi de şu : Gönül mü Tanrı’dır, Tanrı mı gönül? [Mevlâna, Mesnevî].
Zarifçe ve Dergibi editörü. Öğretmen. Merdivenşiir, Zinhar, Cogito, Gece Yazısı, Adı Yok, ğ gibi dergilerde yazdı.



Son Yorumlar