You are browsing the archive for Erdem Bayazıt.

Hatice Kınık tarafından

Yaz Hediyesiyle Bulunup Bir Yaz Günü Yitenin Ardından Saygıyla

Temmuz 11, 2008 Dosya, Erdem Bayazıt

Her yaz tatili öncesi o ışıl ışıl gülümseyen yüzüyle sorardı:
—Nasıl bakalım karneler? Gururlanarak gelen cevap daha bir gülümsetirdi yüzünü…
—Hepimiz takdir alıyoruz. O zaman bu karneler hediye isterdi değil mi diye muzipçe gülerdi. Bir kaç gün sonra elinde bir koli ya da irice bir paketle çıkagelirdi. Her biri özenli bir yazı ve bir o kadar da özenli ifadelerle ithaf edilmiş kitaplar çıkardı koliden. Şimdi düşününce o zaman daha üniversite öğrencisi olan biri, yeğenlerine bir koli okunacak kitapla çıkagelir ve
Şart koşardı. Hepsi bu yaz bitecek… Büyüdükçe kitaplar farklılaşırdı
Yıl 1985 …Yaz başı. Yine bir koli: Gelen kitapların arasında iki tanesi ilgimi çekiyor:
‘Yaşamak: günlükler/ Cahit Zarifoğlu
Sebeb Ey : Şiirler / Erdem Bayazıt
Aklımızda bir mısra:
Yeryüzü bana mescit kılındı /Ant verdim toprak şahit tutuldu…

Okuyoruz, zaman geçiyor…Büyüyoruz…Bir gün asır ajanstan bir kaset: Erdem Bayazıt :şiirler. Ezberimizde dolaştı yıllarca Asır ajansa binlerle teşekkür ile… Bir süre sonra kulaklarımız o güne dek aşina olmadığı bir tarzla tanışıyor. Tarz farklı, ancak sözler çok tanıdık: Bizim ! gençlerin ilk sesli ifadeleri nam-ı diğer mavi çizgili gri popJ . ” gürültü susar ses donar, sevgi tohumu patlar/ sessiz bir bombadır konuşur derinlerde
Dolandı durdu ezgisel hali dilimizde…
Derviş meşrep şair bir gün yönünü Ankara’ya doğrultur, vekil olur. Sadece bir dönem kalır siyasette.Ardından dönüşü muhteşem olur. Yeni şiir kitabı ve şiir gecesindeki babacan sesiyle ‘çıkacağız yola’ der. ‘Güneş bir mızrak boyu yükselince. Ve o yıldan sonra çağrıldığı şiir gecelerine onu kendi sesinden dinleriz mütevazı ve kavi. Afganistan 1400 der, Herat ,Kabil ,Bedahşan…Uhud’u anlatırken yaşar gibidir dizelerinde. ‘Önden gidenler için’ der bir şiirinde atıf olarak… Risaleleri düşmez ezberimizden. Ömrüm vefa ederse bir Üsküdar Risalesi yazmak dileğim var der… Bir bir gider dostları ki Maraş’ın mümbit toprağının bitirdiği çınarlardır onlar…2008′e kadar kervana dahil olup göç edenlerin sayısı kabarır, şahitlik eder her giden dostuna bir cami avlusunda, bir kabristanda. Ömrü vefa etmeden 10 Temmuzda Üsküdara da bize de veda eder…Yıllar önce yaz ilk gençlikte yazı hüzün mevsimi ilan etmiştim …kararım değişmedi.Yazın ölmek daha zordur…Herkesin gidilecek tatili varken, güneş gülerken ,deniz güzelken onun seyahati bu kez dönüşsüzdü?!?Yıl 85 ve sonrası:yaza hüzün adını koydum. Şimdi biz edebiyatımızın derviş meşrep ‘Erdem Ağabeyin ardından göz pınarlarımızda biriken yaşlarla titrek fatihalar okuyoruz zoraki yutkunurken…
Mekânı cennet olsun

Şiirin ‘Erdem’li iklimi

Temmuz 10, 2008 Dosya, Erdem Bayazıt

Erdem’li bir şair daha çekildi göğümüzden.

Sebep Ey’in büyük şairinin kubbemizde bıraktığı sadası yankımaya devam edecek ama, aramızda bir ‘Erdem’ anıtı gibi dolaşan bedeninden o soylu ruhu ayrıldı.

Artık zihinlerimizde ve kalbimizde yaşayacak.

Erdem Bayazıt Erdem ağbiyi ilk gördüğümde, o tok ve yiğit sesin gerisinde nasıl muazzam bir merhamet ve tevazu taşıdığını fark etmiş, insanlar arasında nasıl temiz bir kimlikte yaşanabileceğinin en canlı örneğini tanımıştım.

Sebep Ey, Horasan erenlerinin mayaladığı Anadolumuzun saf ve temiz insanının dilinden gelen bir sestir, ‘ey Sebeplerin Sebebi’ demektir.

Varolanlar birer sebeptir, siz asıl Sebeb’e bakın der.

Erdem Bayazıt, kalbinde bu toprakların, yüzyılın başlarında maruz kaldığı manevi çözülmenin acısını en çok taşıyan ve Allah bilir, bu acıyla o ölümcül hastalığa düçar olan bir erdir, erendir.

Modern zamanların çürüyen, bozulan ve kokuşan ortamında, zekasını kurnazlıkta kullanan birer tilkiye dönüşen şairciklerin hangi biri, dağlara şöyle seslenebilir:

“Burçlarında ceylan taşıyan yücelere ey
Ayın hüzün saati gözlerinden
Kuytu yerlerine sümbüller dökülen
Nergisler açan eteklerinde
Göklerden muştular indiren güvercinleriyle
Dorukları bembeyaz yaşmaklarıyla
Güneşe uzanan ağaçlarıyla
Zamanı hiç geçmeyecekmiş gibi donduran
Ey bir yanıyla derin sulara dayanan
Ey dağlar nerdesiniz ey.”

Ceylan, kamil insandır, arınmış, saflaşmış, gönül aynası temiz, kalb-i selim sahibi kadim insandır. Ceylan saflıktır, daima hayrettir, kırılgan, hassas, gramın binde birini tartan bir akıl ve kalp terazisidir. Ay, kamil insanın en yetkin örneği olan Efendimiz’dir. O, hüznün peygamberidir, hüzünlü peygamberimizdir. Zaman, O’nun elindedir, Sezai Karakoç’un ifadesiyle, ‘Allah’a teslim olarak eşyayı teslim alan’dır.

Kuytu yerlerine sümbüller dökülür, eteklerinde nergisler açar, göklerden kanatlı melekler müjdeler indirir. Zamanla sonsuzluğun kesiştiği anlar O’na özgüdür, derin sulara dayanır…Erdem Beyazıt, yüzyıllar sonra, ruhu bedeninden ayrılmış olsa da hakikat’i devam eden zamanın mimarına böyle seslenir.

Bu ses,

“Bozuldu yolcular yollarda kaldı
Edep erkan gitti dillerde kaldı
Bendelerin zayıf hallerde kaldı
Beklerim yolların gel efendim gel”

diyen Pir Sultan Abdal’ın sesidir.

Erdem Beyazıt, binlerce yıllık bir geleneğin, irfan ırmağının içinden konuşan, sesi yer yer Dadaloğlu, Köroğlu, Pir Sultan Abdal’ınki gibi gürleşen, yer yer Fuzuli’ninki gibi içlenen, yer yer de Şeyh Galib Dede, Necip Fazıl ve büyük usta Sezai Karakoç’unki gibi bilgeleşen bir sesle konuşur.

Rahatsızlığının yeni yeni başladığı günlerde, Rasim Ağbiyi konu alan bir açıkoturumda aynı masayı paylaştığımızda, artık onun ‘hikmet burcu’na yerleşmiş olduğunu görmüştüm.

İnsan yaşlandıkça çocuklaşır, yani iş başa döner, hakikat devrini tamamlarmış.

Çocuk ve bilge, Erdem Beyazıt’ın şiirinde de, kemal devrini yaşadığı günlerde iyiden iyiye sesini yükseltmişti.

Onların kuşağı, Türkiye’nin irfani değerlerinin yağmalandığı, bir yangın yerinden kalan enkazın belirdiği bir dönemde ilk gençliğini idrak eden bir kuşaktı.

Onlar, köktenci biçimde gelenekle bağlarımızın koptuğu bir dönemin geride bıraktığı kaosun içinden çıktılar.

Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, Alaattin Özdenören, Akif İnan, Cahit Zarifoğlu ile birlikte Erdem Beyazıt, bizim irfani gelenekle, İlahi Hikmetle bağlarımızı, edebiyat üzerinden yeniden kurmaya çalışan büyük sanatçılardır.

Gelecek kuşaklar onların kıymetini daha çok anlayacak ve onları sevgiyle, minnetle anacaklardır.

Erdem Beyazıt, bu kuşağın içinde, sesi en tok ve davudi olanıdır ve şiirinin epik, destansı sesi ile farklı bir yere sahiptir.

O yer, edep kökünden gelen edebiyatın, bir yol bir yordam olduğunu bize sürekli hatırlatır.

O da aynı topraktandır, edebiyatın verimli ovası Maraş’tandır, Zarifoğlu ve Özdenören’lerle aynı candandır.

O soylu ruhun aşısı, Büyük Doğu’nun mimarındandır, Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil’in sesleri sanki Erdem Beyazıt’ta birleşmiş, yiğit bir edaya kavuşmuştur.

İrfani geleneğimizin modern zamanlardaki muazzez bilgesi Fethi Gemuhluoğlu’na adanmış o destansı şiirinde dediği gibi, ‘ulu ses çarka dokunmuş’ ve ‘Renk denizde karar kılan ebedi tarla’ olmuştur.

Bediüzzaman, ‘iman, manevi bir tuba-yı cennettir’ der.

Erdem Beyazıt’ın şiirine nüfuz edildikçe, imanın nasıl bir güzellik, gerçeklik, iyilik ve yiğitlik içerdiği anlaşılır.

Bu şiir, bize, imanın bir hüsn-i mücerred ve münezzeh olduğu’nu anlatır.

İnsanın nasıl İlahi bir tecelli ile sürekli açılan bir gül olduğunu söyler.

Bunu, yüksek bir sesle yapar, Anadolumuzun uğradığı manevi yıkıma karşı güçlü bir iç direnç geliştirir ve bunun destanıdır.

“Zamanın idrak incisi ses döner döner döner de
Yönelir sebebe
Sebeb ey”

bu acıyla söylenmiştir.

Onu Veda şiiriyle selamlıyor, ötede de nurlar içinde kalmasını diliyorum :

“Bu şehirden gidiyorum
Gözleri kör olmuş kırlangıçlar gibi
Gururu yıkılmış soy atlar gibi
Bu şehirden gidiyorum

İnsanlar taş gibi bana yabancı
Ağaçlar bensiz hüküm giyecek bulvarlarda
Bir tambur bir yalnızlığı anlatıyorsa
O ışıksız pencereden
Ben onu bile bile duymuyor gibiyim.

Bu şehirden gidiyorum
Gömerek geceyi içime
Sabahın hüznünü beklemeden
Gidiyorum bu şehirden.”