Dedemin bahçesi, korkularım ve çilekler
205 izlenim
köyün iki dedesi
Çocuktum. Köyümüzde ‘dede’ lâkaplı iki kişi vardı. İkisinin de ismi Mehmet. Biri, 15-16 yaşlarında; diğeriyse 20’li yaşlardaydı. Küçüğüne sadece ‘dede’ denilirken, diğerine ise Dede Mehmet diye seslenilir ve kendisi bu şekilde anılırdı. Belki de isimler karışmasın diye yapılmıştı bu ayırım, bilemiyorum.
Bütün bunlarda bir tuhaflık yok aslında, küçük bir köy hayatına bakılınca; köylerde çünkü bu tür lâkap ve isim takmalara çok fazla rastlanır. Bilenler bilir. Bunun nedeni ve niçini üzerinde durulmaz bile, zira söz konusu ‘lâkabı’ her iki taraf da kabullenmiştir artık… Ama gel gör ki, ben bir türlü kabul ettiremiyordum 5-6 yaşımdaki çocuk muhayyileme bunu. Nasıl olur! diyordum gizliden gizliye ve de çaktırmadan yan gözlerle izlerken ‘dedelerden’ birini gördüğümde; nasıl dede olunur bu yaşta ve üstelik de sakalsız! Söz konusu dedelerin ne ellerinde baston vardı, ne bellerine sardıkları kuşak, ne de o ağır ve düşünceli yürüyüşlerine denk düşecek kocaman ve gürültülü öksürükleri: “öhhööö, öhhööö…”
korkunun yetmiş yedi kolu
Bazı geceler, uzaklı-yakınlı köpek havlamaları ve ulumaları, rüzgârın çıkardığı vınlamalar ya da birden başlayıveren yağmurun penceredeki tıpırtıları yüzünden uykumun iyice kaçtığı sıralar, ben ‘korkunun’ yetmiş yedi koluyla birlikte evimizin her tarafını kuşattığına inanır, bir koluyla bacadan girerken diğer kollarıyla da odaların hepsine bir gölge gibi süzüldüğünü farz ederdim. En sonunda sıranın yattığım odaya, dolayısıyla bana da geleceğini ve başımdaki yorganı hışımla çekeceğini beklerdim; bu kaçınılmaz bir sonuçtu. Bu yüzden yatağımda iyice büzüşür, bildiğim bütün duaları okur okur okurdum…
Ben böyle korkuyla cebelleşirken, ilginçtir, zihnimin bir yarısıyla da yukarıda sözünü ettiğim o ‘dedeler’le uğraşır, bir türlü kurtulamazdım onların varlığından. Hatta daha da ötesi var, nihayet dalıp gittiğim uykuların en derin yerinde, gecemi perişan eden korkuyla özdeşleşirler ve Hitchcock’un gerilim filmlerine taş çıkartacak denli uykularımı kâbusa çevirirlerdi o dedeler…
İşte böyle anlarda ben uykudan bağırarak uyandığımda anamı başucumda bulurdum hep. Zavallı anacığım bir taraftan ‘felâk’ ve ‘nâs’ sûrelerini okumaya çalışırken, diğer yandan kayınpederine yani dedeme söylenirdi. Sanırdı ki, biz yine o gün Şaban’la birlikte, dedemin özene-bezene hazırladığı, birçok meyve ve sebzenin yetiştiği bahçeye hırsızlama dalmıştık, sonucunda da iyice birer azar işitmiş ya da dalmanın çapına göre esaslı birer tokat yemiştik popolarımıza da işte onun kâbusuydu benim o çılgınlar gibi fırlayışım uykudan.
İşin aslını hiçbir zaman anlatmamıştım anama, anlatamazdım da zaten. Çünkü çok fazla fantastikti her şey. Bir de, dedemin potansiyel bir suçlu gibi görülmesi işimize geliyordu sanırım, belki de o yüzdendi sessiz kalışım.
hep sessiz… hep suskun…
Dedeme gelince; sanırım köyün en ağır yaşlısıydı. Ağır dediysem, öyle beden ağırlığı olarak algılamayın sakın siz bunu; duruşuyla, hâl ve hareketleriyle ilgili bir ağırlıktı bu. Ağır ve acelesiz yürür, yürürken hep bir şeylerin plânını yapar gibi derûnî düşünceler içerisinde olurdu. Namazları da öyle kılardı, hiç acele etmeden, ta’dîl-i erkâna uyarak. Çocukluğunda ve gençliğinde de böyle miydi acaba? Bulgaristan’dan geldiklerinde 11-12 yaşlarında bir çocukmuş sanırım. Nasıl gelmişler, neler yaşamışlardı göç esnâsında? Hem, Osmanlı neden muhafaza edememişti Balkanlar’ı ve dolayısıyla onları? Orada bıraktıkları yakınlarından ayrılırlarken kan gibi mi akmıştı gözyaşları gözlerinden? Günlerce süren yolculukları sırasında hangi tehlike ve korkularla boğuşmuşlardı? Babası3 nasıl biriydi, dedem en fazla kime benziyordu, babasına mı yoksa anasına mı? Türkiye’ye geldiklerinde hangi duygular içindeydiler ve ilk yaptıkları şey ne olmuştu? Bahçıvanlığı ne zaman ve kimden öğrenmişti dedem? Yoksa babasından mı? Doğrusu, hep merak etmişimdir bütün bunları ve hâlâ da ediyorum.
Gençliğinde çok çalışıp tarla tapu edinmiş bir miktar dedem. Bir dönem muhtarlık da yapmış köyde. Hac dönüşü ise, işten elini ayağını çekip, yukarıda sözünü ettiğim o eşine benzerine az rastlanan bahçesine vermişti kendisini. Tarlaları ise babamla babamın bir küçüğü olan amcam çalıştırıyordu. Diğer iki küçük amcalarım ise bakkaliye işletiyorlardı; karışmazlardı öyle etliye sütlüye; tarladaki sapa, harmandaki samana… Bakarlardı işlerine ve aynalarda kaşlarına; kaç kez şahit olmuş idim, gölgelerde keyifle gülüşlerine…





Yorum Ekleyin
Yorumlar Gravatar desteklidir. Gravatar kullanın.