ﺁ
“Bu kente gelirsen unutma beni ara
Sana bir çay ve temiz yaralar ısmarlarım”
Ne zaman telefonlaşsak, Osman Konuk’un bu dizelerini söylerdi bana Adem Turan. İstanbul’a gidince, telefon açıyorum hemen kendisine, Üsküdar’da buluşmak üzere sözleşiyoruz. İstanbul’un hıncahınç kalabalığında önce Avcılar’dan dolmuşa biniyorum, sonra seksek oynayan bir çocuk edasıyla metrobüse, metrobüsten, tramvaya zıplıyorum. Eminönü’nden vapura kement atıyorum ve Üsküdar’a martıların eskortu eşliğinde varıyorum.
“Leylâââ sen neredeydin, Üsküdar neredeydi?
Üsküdar’a gider iken
Yağmurlar almadı beni.” 1
ب
İndiğim iskele ile Adem Turan’ın beni beklediği iskele karışıyor önce. Kızılay çadırının olduğu yerde karşılaşıyoruz. Sarılmalar..
Karşılıklı hal hatır sorduktan sonra: “Bir Üsküdar yazısı yazarsın artık” diyor daha ilk görüşmemizde. Sanırım daha önce yazdığım, Dörtyol ve Ankara anılarına atfen söylüyor bunu.
Hem Üsküdar’la, hem Adem Turan’la ilk buluşmamız bu, ama ikisini de evvelden tanıyorum. Çok yakınımızda Boğaz’ın büyülü manzarası ve özgürlüğün kokusu var. Çınaraltı’nda oturuyoruz. O, ağzı infilak edecekmişcesine sigarasını tüttürüyor, bense, çocukluğumun oralarda, anıları halen taze duran, Kuzguncuk hatıraları eşliğinde çayımı yudumluyorum.
/ve sonra herhangi bir çayevinde yürek gibi yerlerime vuruyor bir şarkının ayrılıklara dair sözleri ve ağlıyorum ve diyorum ki infilâk edebilir ağzımın içi birgün çok sigara içmekten/ 2
ت
Kötü bir huyum var benim, yanımdaki kişi, bir şair bile olsa konuyu şiirden açmam hiçbir zaman. Yazdıklarımdan da konuşmam, saklarım. Sebebini bilmesem de şiirden ve şiirlerimden bahsedilmesi bana tedirginlik verir. Yabancısı olduğum bir konuymuş gibi davranırım. Yanımdaki insan Adem Turan olunca, işin rengi değişiyor biraz. Her görüşmemizde konuştukça konuşuyoruz. Kötü huyumu terkedip her seferinde konuyu şiire çekiyorum.
Şiirle derdi olan/dertlenen bir şair Adem Turan. Şiirin çilesini, yükünü çeken, onu ciddiye alan bir kalp taşıyor. Şüphe yok ki şiiri ciddiye aldığı kadar, şiirlerinin muhatabı tarafından da ciddiye alınmasını bekliyor.
Şairler alıngandır, kim ne derse desin şiirlerinin beğenilmesini, konuşulmasını isterler. Dolaba saklanmış bir çocuk gibi, kendileri hakkında söylenecek şeyleri merakla, kulak kabartarak beklerler. Adem Turan salt övgü beklemiyor tabiki, ama birilerinin onu ve şiirini görmezden gelmesine çok kızıyor.
ث
Sanırım Adem Turan ismini duyunca çoğumuzun aklına ilk gelen şey: “Artık Kuşlarını Uçur” kitabıdır. Bu kitap, kendisini tanımadan önce de döne döne okuduğum bir kaç şiir kitabından biridir. Eğer ki Adem Turan ilk kitabından sonra başka bir kitap çıkarmasaydı ve yeniden şiirler yazmasaydı, “Artık Kuşlarını Uçur” kitabı tek başına, onun şiir tarihinde yerini almasını sağlardı. Aynı şekilde Osman Konuk’un “Seni Yalnız Ben Anlarım”ı, İsmail Karakurt’un “Simurg”u, Murathan Mungan’ın “Yaz Geçer”i, Cafer Turaç’ın “Sessiz Redifleri” gibi kitaplar, tek başlarına şairine ün verecek sağlamlıktadır.
Bu düşüncemi Adem ağabey’e biraz da korkarak söylüyorum. Yanlış anlaşılabilir çünkü. Diğer kitaplarını gözardı eden bir bakış açısıymış gibi durabilir bu söylediğim. Sert ve hızlı bir şutla atılan topu, göğsünde yumuşatıp, önüne koyan bir futbol
virtiözü gibi karşılıyor tespitimi. Biraz da yakınıyor tabiki, haklı olarak.
Selim İleri’nin de buna benzer bir yakınması vardı: “Onca kitabın yazarı olarak, Selim İleri denince, neden aklınıza “Her Gece Bodrum” geliyor sadece” şeklinde. Nitekim Dağlarca da öyledir, yüzü aşan şiir kitabı vardır, ama sorulduğunda akla ilk gelen “Çocuk ve Allah” kitabıdır. Bunun sebebini Dağlarca’nın şiirlerini hep aynı “biçim”de yazmasına bağlayanlar da var.
Şu satırların arasında Adem Turan şiirini sorgulamaya kalkmayacağım tabiki . Zaten bu benim yapabileceğim bir iş değil. Ben sadece iyi bir Adem Turan okuyucusuyum. Şunu da söylemeden geçmemek lazım, Adem Turan şiiri “Artık Kuşlarını Uçur”dan ibaret değildir, nitekim diğer kitaplarında da çok sağlam, ilk şiirlerinin söyleyiş gücünü aşan şiirleri vardır.
ج
Bir ara oğlu geliyor yanımıza, onunla da tanışıyoruz. Bir süre durup ayrılıyor yanımızdan. Bir baba, bir şair olarak çocuklarına kitap okuma alışkanlığını yeterince veremediğini, çok içerlenerek anlatıyor. İyi bir baba olduğu kadar, iyi bir oğul aynı zamanda. Babasını anarken gözleri doluyor.
“Bense çok uzaklardayım; yürümüyor kervan bir türlü
Dilimde yangın, yangında cânım
Babam öldü, artık yok!Nûr içinde yatsın.
“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciun” 3
ح
Bir ara biz habire çay içerken arkamızdan bir gürültü geliyor. Bütün gözler, bir baraja su toplanması gibi, aynı noktaya toplanıyor. Yaşlıca bir adam yerlerin ıslaklığından kayıp düşmüş. Yardım ediyorlar. Kalkıyor. Üstündeki çamurla mahcup, mahzun, devam ediyor yoluna, yürüyüp gidiyor.
خ
Adem ağabeyle birçok kereler Çınaraltı’nda buluşup halleşiyoruz. Mehmet Fidan’ı da yanıma alıyorum diğer gidişlerimde, istiyorum ki o da tanısın bu güzel şairi. Ali Ayçil’i de görüyoruz. Adem ağabey takdim ediyor beni, “bu kardeşimiz Cahit, kendisi şairdir”. Ali Ayçil seviniyor. “Sen de bizdensin” diyor. “eyvallah” diyebiliyorum sadece. Ayrılıyor yanımızdan. Sonra Adem ağabey Mehmet’le uzun uzun taşlar’dan konuşuyorlar. Ben konuyu korku’dan açıyorum bir ara. Mehmet hiçbirşeyden korkmuyorum ben diyor. Adem ağabey dedesini ve vişne bahçelerini hatırlıyor. Ben korkuyorum, bu sohbet bitecek, bu İstanbul bitecek diye korkuyorum. Sonra bize delikanlıyken katıldığı bir şairler toplantısını ve Lale Müldür’le aralarında geçen diyaloglardan bahsediyor.
د
Bir keresinde Mehmet’i yine yanıma aldım. Hadi görmeye gidelim onu dedim. Çınaraltı’nda Adem ağabeyi beklerken. aldığımız sıcacık pideleri, çayımızla yuvarladık. Mehmet bir yandan kedileri de doyuruyordu. Şuna bak ne kadar da şişman. Mehmet’le deneysel bir şiir yazmaya çabaladık oturduğumuz yerde. Beceremedik. Kelimeler dağıldı, bir türlü bir araya gelemediler. Sonra Adem ağabey geldi, biraz da onun simitlerinden ısırdık. İşte huzur budur dedim: bir yanım deniz, bir yanım dostlar halkası. Konu şiir. Dağılan bütün kelimeleri Adem ağabey toparladı.
ﺫ
Bir ara bana, keşke İstanbul’a daha erken gelseydim diyor Adem ağabey. Sanırım onun talihsizliği biraz da bundan kaynaklanıyor. Daha önce içinde bulunduğu “Yöneliş” grubundaki şairler İstanbul’dayken, onun Bursa’da olması şiirinin farkedilmesini geciktirmiş olmalı. Ben böyle düşünmüyorum. Yönelişler Dergisi şairlerinin adları, hep birarada söylenirken, Adem Turan isminin başka isimlerle zikredilmemesi onun farkını ortaya koyuyor.
Yalnızsa eğer, bir şair yalnızlığı onunki.
“siz bana bakmayın ve bekleyin
Kendi hâlinde biriyim ben; yalnızım, yapayalnızım
Pirinç ve seramik satarım çarşılarda, insanlara bakarım
Kapılarda duranlara bakarım, telefon edenlere , terkedenlere
Yağmurda ıslananlara, aklını kaçıranlara, yumruğunu ısıranlara” 4
Notlar:
1- Artık Kuşlarını Uçur, Sayfa:16 (Yediiklim Yayınları, 1988)
2- a.g.e, sayfa 15
3- Ateşte Yıkanmış Atlar, Sayfa 42 (Ebabil Yayınları, 2007)
4- Hayal Defteri, Sayfa 10 (Beyan Yayınları, 1997)
Tevellüd m.s.1982
Hısn-ı Mansur’lu.
Ayıntap’ta mukim.
Evli.



adem turan’ın samimiyeti, içtenliğiyle örtüşen bir yazı… adem bey’e selam, efgan’a teşekkürler…
Tanımlar dünyasında yaşıyoruz. Ürettiğimiz şeylerin muhteviyatını, ihata ettiği şeyleri de içinde barındaran bir anlamlar zinciri oluşturuyoruz. Buna da tanım diyoruz. Ürettiğimiz şeylerden pek azının tanımını yaparken zorlanıyoruz; şiir de bunlardan biri galiba. Şiir söylerken bir kuş gibi hafifleyen şair söylediğinin ne olduğuna –ya da ne olmadığına- gelince orada bir duraksıyor. Aslında işi sanat olsun kabilinden yapanlar için o kadar çok laf var ki… Söyledikleri herşey onlara göre şiirin bir yönüyle alakalı, yapılan her tanım şiirin özüne vardıran yollardan birine ait gibi. Şiirle müzik arasında bir bağ kurar, kolayca bir tanım yaparsın. Şekille öz arasında bir bağ kurar oradan hemen şiire varırsın. Aşk, duygu ve söz arasında bir bağ kurar sözü şiirsel kılarsın. Sonra da oturur kendi yaptığın putu bir güzel yersin.Oysa hakikati müşahade makamında olan için asıl zor olan halin tanımını yapmaktır. Zira yaşamak ile anlatmak arasında derin bir uçurum vardır. Velilerin suskunluğu da bundandır.
Şiir bizim günlük hayatta ürettiğimiz sıradan ya da bir yanıyla algılarımızın tümüne açık nesnel bir şey değil dir. Dolayısıyla imge aynı zamanda şairin en büyük tuzağıdır. Zira yaşanan halin fotoğrafını çekmek , anı imgesel kılmak, karşıdakinin algısına imajlar örgüsüyle bir anlam haritası çizmek, ortak yaşantılarla ve aynı müşahade makamında durmakla mümkündür. Nasıl ki bubi tuzağının şimdiye değin belli bir tanımı yoktur; zira aklın snırlarının uzanabileceği kadar geniş bir bilgi ve tecrübe alanını ihata eder. Hal böyle olunca çeşitli tip ve şekillerde, farklı teknolojilerde binlerce tuzak biçimine rastlarsınız. Bu tuzağı yapabilmek için hem muharebe sahasında tecrübe sahibi olmalı hem de ilkel yöntemlerden tutun da yaşadığınız çağın asgari düzeyde de olsa teknolojik bilgisine sahip olmanız lazım. Şiirde de bu böyledir.
İrfani sözü ayrıcalıklı kılan aslında şiirden de öte bir şeydir. Mısri “Arifin mutlak kelamın tutmağa irfan gerek/ Sırrı muğlaktır gönülde zevkile vijdan gerek” (ariflere göre irfan gönülde kapalı bir sırdır; o da ancak zevk ile vicdan ile bilinir) derken irfani sözle modern şiirin ayrıştığı noktayı ne güzel belirliyor.
Bu uzun girizgahı şiir için bir belirleme olarak görelim. Buradan Adem Turan şiirne bir geçit açalım. “Ateşte yıkanmış Atlar” nam şiir kitabını ilk elime aldığımda Adem Turan şiirlerini irfani geleneğin modern zamanlarda çırpınan bir kelebeği olarak gördüm. Şiir dili tahkiye üslubuna çok yakın durduğu için belki eleştirilebilir; ama Mısri’nin dediği gibi “ Kendi derdim söylerem / Gayrı hikayat etmezem” Adem Turan da kendi derdin söylemiş, öyle uzun hikayat etmemiş. “Bağçe bağçe olalı gördü mü böyle bir aşk?/ Bu aşkı ben yaşadım ve eridim yıllarca bağçenizde her akşam. / Şu benim kırlangıç kanadı çizgilerim, yani ki kaderim / Kalsın eşiklerde sabrile, kalsın bağçenizde her akşam… Enfes dizeler bunlar. Şunu peşinen söylemek gerekir ki modern şiirin tekno saunduyla kulakları dolu olanlar Adem Turan şiirlerini pek beğenmeyecekler, hatta hiç beğenmeyecekler. Varsın beğenmesinler. Ellerinden gelse ilk fırsatta karbüratör, priz direk mili, şaft, mafsal bilyası gibi otomobil yedek parça isimlerini dahi şiirlerinde kullanacak bu adamlar. Biraz böğürme, biraz kusma, al sana şiir öyle mi?
Şairin giderek kendi yalnızlığını tercih ettiği, sessizliğini dinlediği bir şiirler demeti olmuş Ateşte Yıkanmış Atlar. Çocukluğa dönmeler, hala o naif ve taptaze anne sıcaklığını aramak, çocukluğa heves etmek… İnsan belli yaşatan sonra sık sık ilk haline rücu eder, çocukluğunda gezintiye çıkarmış. Adem Turan’da da bunu gördüm. “Lunapark Meseli” nam şiirinde bu durum en kesif anlamıyla tezahür ediyor. “Karmakarışık bir şey miyim şimdi, neyim ben? / Utançla geçerken sokakalardan, sahi neyim ben? / Yaşlı anam, fındık bahçeleri, gençliğim… Şimdi nerelerde? / Öyleyse çıksın ve karışsın lunaparklara / içimin kırılgan çocukları…
Son olarak kitabın son şiiri olan “zikir”le yorumu bitirelim.
“Ben bir zereyim bu alemde, döner dururum her dem aşk ile
Allah deyu zikreylerim ve atarım kendimi ateşlere aşk ile
Hü Allah Hü Allah Hu Allah Hu “
Biz de Allah diyen mahrum kalmaz diyelim. Şiir nasip işidir diyelim. Bu gecikmiş yorum için de Adem ağabeyden özür dileyelim.
Hamiş: Cahit kardeşime de bu güzel yazı için teşekkür ediyorum. Kalemine bereket. Enfes bir yazı olmuş.
yelkene uygun rüzgarlar… cahit efgan ile adem turan çok uygun düşmüşler….
şiir değil de çok zaman,bir şâirin anıları heyecanlandırır beni..aynı hayatı “aynı” yaşıyor olmalarına rağmen-bir çok kişiyle- anlatımlarındaki farklar yâhut tatlar…
ya da… kimdir şu şâir/yazar taifesi..ne yer ne içer, nereler gezer…! tüm şâirane yönlerini edebiyat adamlarına bırakaraktan,ben hep bunları düşünürüm çok zaman!
misal;elif şafak sigarayı nasıl bıraktı…bunu yazmıştı bir vakit.. ne de lezzetli yazmıştı..ne de lezzetli gelmişti nefse…
bâzen de işte böyle câhidler,efganlar kaleme alır;hiç bilmediğimiz şairlerin şiirlerinden örülü ve fakat “hakiki” hayatlarını … zevkle okuruz…nefis doyar,gönül doyar..sanki onlarla -biz de- otururuz çınaraltında,onlarla yer,onlarla yudumlarız çayımızı ve yine onlarla üfleriz ömr’de tek bir kez bile olsun yanmamış sigaramızı…
teşekkürler güzel kardeşim…
ve yine senin şahsında, adem turan beyefendiye selâmlar…hürmetler…
selam ile,
Adem TURAN 80 kuşağının göz ardı edilmemesi gereken önemli şairlerinden.
Israrla konuşmak isteyen bir şiir…
Turan’a bol şiirli ve bereketli bir ömür diliyorum.
mustafa celep.
Adem Turan,şiirini gördüğüm yerde okuduğum iyi şairlerden biridir. yazı da çok güzel. emeğinize sağlık
ben adem hocanın öğrencisiydim.o kendi kişiliği ile tartişilmaz birisi şair kimliğide bir o kadar başarılı yazdığı her satırın her hecenın ayrı bir anlamı var anlayabilenler için onu eleştirmekte pek doğru değil o tabiri yerindeyse gerek şair olarak gerek bir öğretmen olarak gereksede bir insan olarak ADAM GİBİ ADAM !! sıfatını taşıyan belirli kişilerdendir.Sayın adem turan a hayatta başarılar dilerim ALLAH yar ve yardımcısı olsun.
Hayata karşı duruşu gibi şiirleri de canlı ve içten,