<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Gök Ekin &#187; Biyografi</title>
	<atom:link href="http://gokekin.com/biyografi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://gokekin.com</link>
	<description>Şiir ve edebiyat seçkisi &#124; Gök Ekin Altı Yaşında</description>
	<lastBuildDate>Fri, 03 Sep 2010 07:44:19 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
<atom:link rel="hub" href="http://pubsubhubbub.appspot.com"/><atom:link rel="hub" href="http://superfeedr.com/hubbub"/>		<item>
		<title>Deli kızın türküsü</title>
		<link>http://gokekin.com/deli-kizin-turkusu/</link>
		<comments>http://gokekin.com/deli-kizin-turkusu/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 27 May 2010 10:20:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Övgü Kafadar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[gülten akın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://gokekin.com/?p=4396</guid>
		<description><![CDATA[“Şiir tutku içinde bir avdır. Avcıdan, insan olduğu için acıma,iyi avcı olduğu için kesin bir öldürüm beklenir”  diye cevap verir  Gülten Akın, şiir anlayışı sorulduğunda. Şaire avcı benzetmesi yaparken, bireysel tutkularının dışında görevini  yerine iyi getirme  bilinci yükler. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Şiir tutku içinde bir avdır. Avcıdan, insan olduğu için acıma,iyi avcı olduğu için kesin bir öldürüm beklenir”  diye cevap verir  Gülten Akın, şiir anlayışı sorulduğunda. Şaire avcı benzetmesi yaparken, bireysel tutkularının dışında görevini  yerine iyi getirme  bilinci yükler.  Bu bilinç, yaşamın gerçekliğini özümseyip şairin gerçekliğine doğru giden bir yoldur. Bu yol saf bir nesnellik yerine, seçilen konuların ilginç kılınmasından yanadır. Çünkü avcı bilinci avını seçmeyi de zorunlu kılıyor.</p>
<p><a href="http://gokekin.com/wp-content/resim/2010/05/Gülten-Akin.jpg"><img src="http://gokekin.com/index.php?feedimage=wp-content/resim/2010/05/Gülten-Akin-300x267.jpg" alt="" title="Gülten Akin" width="300" height="267" class="alignleft size-medium wp-image-4406" /></a>Toplumcu edebiyatı benimseyen Akın, toplumun değişen taraflarına şairce dokunur.  Şiirinin kökeni halk edebiyatı şiirimizdir ve folklor ürünleridir. İmgesel anlatımı şiirlerine ustalıkla giydirir. Şiirlerindeki çıkış noktası doğanın, toplumun deviniminden başlar. Sanatçı donmuş bir düzenin özleyicisi olamaz,der.  Yeşeren buğdayın sararması,sonra tanelerini ekmeğe,ekmeğin de emeğe dönüşmesi Akın için değişimin örneklerinden biridir.</p>
<p>Yaşam sürekli değişirken, bazen yolunda bazen de acımasız giderken heybeye şiiri koyar Akın. Şiirlerinde insana yoldaşlık arar. Sanat, kefenin insandan yana olan tarafına koyduğu ağırlıktır, der.</p>
<p>Çatılmış darağaçları<br />
Gelip durmuş kapımıza ölüm<br />
Ses ver sesimize bir ufacık ses<br />
Susarsan<br />
Ya ölüsün ya ölünle birsin (hey koca basın)</p>
<p>Sanatın bağrında tohum olarak taşıdığı geleceğin çiçeği ile yaşamı zenginleştirdiğini söyleyen şair,  güçlüklere dayanma direncini şiirlerinde barındırır. Şiir susuşların, sessizliğin kucağında duramaz. Akın’ın şiirlerinde bu yüzden, umudu ve yola çıkışları görürüz. Yoldan dönüşler, yarım bırakmaları özendirmez. Hareket ve eylem vardır, eylemsizlik korkutur. Yazdığında da yazmadığında da bir tepkisi vardır.</p>
<p>Zaman ikiye bölündü ansızın<br />
Yağlı kurşun canevine girdi<br />
Değmez efendim değmez<br />
Bir karınca, dönek devrana<br />
Başını çevirdi. (bir karınca başını çevirdi)</p>
<p>Şair acı çekerken, belki bir an yenilmiş gibi gözükür sessizliğiyle. Anlık susmaların ardından direnç kendini gösterir. “Çocuğun ölümü” şiirinde gelip geçen olaylara karşı kabullenmenin yanında meydan okuma vardır.</p>
<p>Uyutamaz beni ninniler şimdi<br />
Ve gürültüler uyandıramaz<br />
Her şey sessiz<br />
Her şey dümdüz olsa ne gezer<br />
Saçlarım hala asi, hala yaramaz</p>
<p>Yaşamın yıkılıp gitmekte olan yanlarına karşı, sanatla birlik olunması gerektiğini savunur. Yıkıntılara boğun eğmiş, değişime kendine kapamış kişilerin sanattan korktuğunu savunur ve kemikleşmiş bu yapıyı eleştirir. Eleştirirken bunu diline de yansıtır. Akın’ın şiirlerinde yeni kelimeler ve buluşlar göze çarpar. İkinci Yenicilerin yarattığı, bugün hiç hatırlamadığımız sözcükleri bir yığın saçma olarak adlandırırken, bunun sebebini bireysel bakış açısızlık olarak yorumlar. Akın ise yeni buluşların ancak her bir şairin kendine özgü bakış açısıyla kaleme alındığında kalıcı olacağı görüşündedir.  Şairin üslubunun bir parçası olduğunu simgeleyen bu yeni buluşları Akın’ın şiirlerinin içine girdikçe keşfedersiniz. “kestim kara saçlarımı” kitabının girişinde eşi yaşar akkoçak için yazdığı dörtlükte olduğu gibi.</p>
<p>Kaçıp sevgilerin korkunç tuzaklarından<br />
Kaçıp ana <em>olmaklardan</em> eş <em>olmaklardan</em><br />
Kentlerdeki <em>yadırgı</em> pabuçlu yalnızlığa<br />
Dağlardaki kırmızı ışığa varıldı.</p>
<p>Şiirlerinde doğanın duygulara hâkimiyetine ve betimlemelerdeki yardımcı rolüne de rastlarız. Eşinin kaymakam olması sebebiyle Anadolu’nun çeşitli ilçelerinde hayatının on beş yılını geçiren Akın, doğa ile insan uyum(suzluğ)unu yerinde gözlemleme fırsatı bulmuştur.</p>
<p>Her bahar, her yaz gurbette<br />
Sılaya dönmesi olur velakin<br />
Ne sılamız belli, ne gurbetimiz<br />
Çiğdemi Ardahan yaylalarında<br />
Nergisi Sinopta<br />
Vanda koparmışsak sarı gülü<br />
Portakal kokusu Kumlucadan gelir <strong>(kadın olanın türküsü)</strong></p>
<p>Gözlemleri sanatta gerçekliği savunurken, şiirlerinin içini de doldurmuştur. Gerçeğe uygun toplum profilini yakalamasın da yaşadığı o yılların etkisi yadsınamaz. Doğanın somut gerçekliğini, insanın içsel derinliğiyle anlatmaya çalışır.</p>
<p>Korkar sevgisinden yalnızlığından<br />
Eğilir toprağa toğrağa<br />
Alaca dağlarda sarı çiçek<br />
Bekleyin her gece bekleyin bekleyin<br />
Bir gün unutulmuş bir aynadan<br />
Bütün sevgiler size dönecek</p>
<p>Şehir hayatına yöneliş ise doğaya özlemi arttırır. Değişen doğayla birlikte insan da aynı kalmaz elbet. Şiirlerde geçmişe özlem başlar. Birazcık ot kokusunun yanında mavi, güzel şeyleri topluma hatırlatmalıdır.</p>
<p>Onlar deniz nedir bilmezler<br />
Ağaç ne serin ne mavi ne<br />
Oltanın ucunda balık nedir<br />
Bilmezler bilseler yaşarlardı (oyun)</p>
<p>Doğadan uzaklaşan insan, zamansızlıktan geçiyor arkasına bakmadan ve Akın’ın dilinden İlkyaz şiiri dökülüyor.</p>
<p>ah, kimselerin vakti yok<br />
durup ince şeyleri anlamaya<br />
kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar<br />
evler çocuklar mezarlar çizerek dünyaya<br />
yitenler olduğu görülüyor bir türküyü açtılar mı<br />
bakıp kapatıyorlar<br />
geceye giriyor türküler ve ince şeyler</p>
<p><a href="http://gokekin.com/wp-content/resim/2010/05/gülten-akın.jpg"><img src="http://gokekin.com/index.php?feedimage=wp-content/resim/2010/05/gülten-akın-300x228.jpg" alt="" title="gülten akın" width="300" height="228" class="alignleft size-medium wp-image-4407" /></a>Toplumun yozlaşan tarafları artmaya başladıkça Akın biraz daha sarılır kalemine, öyle ya şair eleştirmezse kim eleştirecek? Şairin birincil görevi topluma eleştirileri ile sahip çıkmak değil midir?</p>
<p>Oynar sabahlara dek, baylar ve bayanlar kanser adına<br />
Acınır körlere ve yoksullara makbuz karşılığında<br />
&#8220;Eşsiz insan ve değerli&#8221; kara manşetler<br />
İşsiz işadamlarına (yaz)</p>
<p>Bunca toplumsal yaralanmaların yanında Akın, ‘aşkı, aşık olmayı’ ise hiç bırakmaz. Kadın olur da aşk olmaz mı? Gülten Akın yazana kadar aşkı bir kadının dilinden hiç bu kadar güzel dinlememiş olanlar, bir kadının nasıl sevdiğini de anlamaya başlarlar.<br />
seni sevdim, seni birdenbire değil usul usul sevdim<br />
&#8220;uyandım bir sabah&#8221; gibi değil, öyle değil<br />
nasıl yürür özsu dal uçlarına<br />
ve günışığı sislerden düşsel ovalara</p>
<p>susuzdu, suya değdi dudaklarım seni sevdim<br />
mevsim kirazlardan eriklerden geçti yaza döndü<br />
yitik ceren arayı arayı anasını buldu<br />
adın ölmezlendi bir ağız da benden geçerek<br />
soludum, üfledim, yaprak pırpırlandı ağustos dindi<br />
seni sevdim, sevgilerim senden geçerek bütünlendi<br />
…&#8230;……<br />
şirketler vakıflar ocaklar kutsal kılınıp<br />
tanrı parsellenip kapatılmadan önce<br />
seni sevdim&#8230;artık tek mümkünüm sensin (seni sevdim)</p>
<p>Kendi aşkını anlatırken, bu gerçekliğe sahip kaç kadını anlatmıştır kim bilir. Kaç özü birleştirmiştir kendi sözlerinin özünde.</p>
<p>Akın’ın şiirlerini anlamamıza bir nebze yardımcı olacak bir şiirinin hikayesi şöyledir. “oğlum şiir yazıyordu. Cezaevinde yazdıkları,benim gibi ozanlara taş çıkartacak yetkinlikteydi.onları yayımlamıyordu. Tek, sevdiğine güveniyordu. Sevdiği şiirleri tanınmış bir dergiye verdi. Oğlum bir açıklama ile reddetti ve tüm şiirlerini yırttı. Bu bir protestoydu” Şair kim onları okumaya hak kazanmıştı diye sorgular bu dönemde. Sevgisi, iyiliği evinin duvarlarından dışarı çıkmayanlar, dallarımız, filizlerimiz cezaevlerinde,işkencelerde yiterken, hayvansever, çiçeksever, hayırseverlikleriyle övünenler mi  sorusu Akın’ın kalemindedir.</p>
<p>Günlerce aylarca şiirden kaçtım<br />
Gümüş tilkim mavi sincabımdı kovaladı beni<br />
Işığı önüme düştü,yansıdı balkıdı<br />
Dokundu,okşadı,ayağımı çeldi yolumu gözledi (balkon)</p>
<p>Kadın duyarlılığını şiirlerine yansıtan ve toplumcu kimliğiyle birleştiren şair Dağlarca’nın ölümünden sonra yaşayan en büyük şair seçilmiştir.  <em>Aynı dili konuşuyor</em>/<em>Aynı dille konuşmuyoruz </em>dizelerinin sahibi Akın, 21.yüzyılda toplumun dilidir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://gokekin.com/deli-kizin-turkusu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İnsan okuduğu kitaba benziyor</title>
		<link>http://gokekin.com/insan-okudugu-kitaba-benziyor/</link>
		<comments>http://gokekin.com/insan-okudugu-kitaba-benziyor/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 05 Apr 2010 07:14:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Arzu Ayan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Çolak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://gokekin.com/?p=4315</guid>
		<description><![CDATA[Görmeyi öğreniyorum. Bilmiyorum neden her şey içimde daha derinlere işliyor, her zamankinden daha derinlere. Bir iç dünyam varmış da bilmezmişim.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>ali çolak&#8217;a</em></p>
<p><em>&#8220;Kaçmak, galiba bugünlerde ruhum en çok onunla meşgul. Kendime mi, uzaklara mı, meçhule mi? Ne önemi var. Böyle bir zamanda, altını defalarca çizdiğim o cümle, yine gözlerimin içine bakıyor:</em></p>
<p><em>Rilke! Ah Rilke!</em></p>
<p><em>Görmeyi öğreniyorum. Bilmiyorum neden her şey içimde daha derinlere işliyor, her zamankinden daha derinlere. Bir iç dünyam varmış da bilmezmişim.&#8221;</em></p>
<p>Ah Ali ÇOLAK!</p>
<p><a href="http://gokekin.com/wp-content/resim/2010/04/Ali_Çolak.jpg"><img src="http://gokekin.com/index.php?feedimage=wp-content/resim/2010/04/Ali_Çolak-300x240.jpg" alt="" title="Ali_Çolak" width="300" height="240" class="alignleft size-medium wp-image-4318" /></a>Hüzünlü güzelliklerin mevsimi geçmedi hala, yüzlerimiz şükür ki farklı farklı, bütün bakışların ayniliği gittikçe değişiyor. Yazdıkça, okudukça, paylaştıkça çoğalıyoruz.</p>
<p>&#8220;Yitik Hüzün&#8221; hüzünlerimize değiyor. Gündelik telaşlarımızın içine Hesse’nin kahramanları yetişiyor. Söylediğin beşerin kirli nazarı, aşkın bir dünyadan konuşan adamların sesiyle aydınlanıyor.</p>
<p>Kalemin değdikçe Necatigil’e, S. İleri’ye, Rilke’ye süzülüp yüreklere ‘’umut ‘’oluyor.</p>
<p>Ah o sadelik! Ne ihtişamlı o yazılarda!</p>
<p>Haklısın kirlenen yanlarımızı arıtmalıyız biz de. Peder Anatoly gibi ARINMAK için ömrümüzü adamalıyız belki.</p>
<p>Okuyucu – yazar söyleşmek böyle olmalı? Yazdıklarından damıttıklarımızı, eksikliklerimizi, fazlalıklarımız, özlemlerimizi, çocukluğumuzu, gençliğimizi, dünümüzü, bugünümüzü, unuttuğumuz hatırladığımız her şeyi, rüyalarımızı, aşinalıklarımızı, benzeyen ayrışan yanlarımızı daha ne çok şeyi paylaştığımızı görmek olmalı söyleşmek.</p>
<p>Biz, deneme sever okur.</p>
<p>Hüzün tanışıklığımız senin satırlarından geçiyor.</p>
<p>Okurların senin yanında yürüyoruz. Yalnızlığımız dağılıyor okudukça, dilimiz yıkanıyor, hayatımız yıkanıyor.</p>
<p>Yalın ve tertemiz bir dille yazdıklarını dönüp dönüp okuyoruz. Şimdi Rilke benim gibi kaç kişinin daha başucu kitabı. Dönüp dönüp okurken ‘’ görmeyi öğrenme’’  çabamızın hüzünlü yollarına denemelerle varıyoruz.</p>
<p>Bakıyoruz ve görmeyi öğreniyoruz.</p>
<p>Zaten hayat bir anlama çabası değil mi baştan başa?</p>
<p>Yanmayı göze alanlardan olmaya talibiz.</p>
<p>Sonsuz sözcüklere talibiz.</p>
<p>Ağaçlar kitabını okumaya, derdimizin bizatihi derdimiz olduğunu bilmeye….</p>
<p>Sevmeye, konuşmaya, susmaya, hatırlamaya talibiz.</p>
<p><a href="http://gokekin.com/wp-content/resim/2010/04/Ali-Çolak.jpg"><img src="http://gokekin.com/index.php?feedimage=wp-content/resim/2010/04/Ali-Çolak-300x225.jpg" alt="" title="Ali Çolak" width="300" height="225" class="alignleft size-medium wp-image-4319" /></a>Biz o erkekler, biz o kadınlarız. Mektuplar yazmaya değecek tanıdıklarımız olmalı bizim de Kafka gibi. Ya da sıkı sıkıya sarıldığımız kelimelerimiz….</p>
<p>‘’Bana Kelimeni Söyle ‘’ adlı denemeyi kaç sınıfta okuduğumu hatırlamıyorum. Kaç kelimeye şahitlik ettiğimi de. Kelimelerin rüzgarı nereye götürürse oraya kadar paylaşmaya devam edeceğim.</p>
<p>İNSAN OKUDUĞU KİTABA BENZİYOR.</p>
<p>Kitaplar tarifsiz mutluluklarla beraber, yeni hüzünler de armağan ediyor insana. Ali ÇOLAK kitapları yüreğimin üzerine yeni yükler de yükledi elbet. Küçük hayatlarımız büyük acılara şahitlik etmeyi sürdürüyor.</p>
<p>‘’ Yitik Hüzün’’ de bir yerde,</p>
<p>‘’ Şimdi bahar var dışarıda. Cümle bağ bahçe toprak bakımda. Asmalar, ağaçlar budanmada. Ruhumuzun da bakımı için en iyi zamandır belki.’’</p>
<p>Noktası virgülü başüstüne…</p>
<p>Şimdi bahar var dışarıda,</p>
<p>Ve ruhumuzun bakıma ihtiyacı var,</p>
<p>En iyi zamansa ‘ŞİMDİ’’</p>
<p>HAKLISIN İNSAN OKUDUĞU KİTABA BENZİYOR….</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://gokekin.com/insan-okudugu-kitaba-benziyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İyiler mi erken gider?</title>
		<link>http://gokekin.com/iyiler-mi-erken-gider/</link>
		<comments>http://gokekin.com/iyiler-mi-erken-gider/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Feb 2010 23:07:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Adnan Karakaş</dc:creator>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[Hamit Can]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://gokekin.com/?p=4024</guid>
		<description><![CDATA[Hamit Abi ayrıldı aramızdan. Apansız. Gitti. Ayrılığı acılara gark etmedi bizi. Canlılığa, onu solduracak kadar ‘yaklaşmak’tan kaçındı. Canlı olarak yaşadı çünkü; canlı olarak öldü. Canlı olduğu için de içtendi, samimiydi. Denge canlılığından geliyordu. Sükunetinden, sükunete]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İyiler mi erken gider, yoksa gitmek mi iyidir?</p>
<p>Hamit Abi ayrıldı aramızdan. Apansız. Gitti. Ayrılığı acılara gark etmedi bizi. Canlılığa, onu solduracak kadar ‘yaklaşmak’tan kaçındı. Canlı olarak yaşadı çünkü; canlı olarak öldü. Canlı olduğu için de içtendi, samimiydi. Denge canlılığından geliyordu. Sükunetinden, sükunete ermişliğinden canlılığı görülebiliyordu. Hemen hemen her günü fırtınalara tutulmakla geçirmiş de, yine de durgun kalmış bir denize benzerdi Hamit Abi. Durgun ve Dingin. Durgun, çünkü günün olayına-meşgalesine kapılmazdı. Kapılmadığı için dingindi.</p>
<p><a href="http://gokekin.com/wp-content/resim/2010/02/Hamit-Can.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-4025" title="Hamit Can" src="http://gokekin.com/index.php?feedimage=wp-content/resim/2010/02/Hamit-Can.jpg" alt="" width="272" height="204" /></a>İnsan böyledir, gidenlere üzüldüğünü sanırken gerçekte kendi haline üzülür. Bedenini toprağa yakıştıramaz bir türlü. Topraktan bedenini toprağa yakıştırmamadaki o gizli cüret, o gizli kibir. Canlılığı öldüren, öldürdüğü için de bedeni rahatça aslından uzaklaştıran. Aslından, yani topraktan…</p>
<p>Hamit Abi, canlı olarak yaşadı ve canlı olduğu için öldü. Ölümlülerin, ölünün ardından okuduğu methiyelerin gereksizliğini bilirdi. Aslına döndü. Kimsenin kaybettiği bir adam değil, zira kimsenin bulduğu bir adam değildi. Kendini bulmuş bir adamdı, kendi aslına döndü…</p>
<p>Başlıkta yer alan soruda bir paradoks yok. İyiler, gitmenin bizzat kendisi iyi olduğu için uçar giderler. Hepsi bu kadar.</p>
<p>Not: Hamit Can Abi’ye Allah’tan Rahmet, ailesine sabır diliyorum…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://gokekin.com/iyiler-mi-erken-gider/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Röportaj: Sadık Yalsızuçanlar</title>
		<link>http://gokekin.com/roportaj-sadik-yalsizucanlar/</link>
		<comments>http://gokekin.com/roportaj-sadik-yalsizucanlar/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 26 Dec 2009 22:45:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Arzu Ayan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://gokekin.com/?p=3891</guid>
		<description><![CDATA[Tasavvuf sohbetleri, kürt sorununa dair düşünceler, romanlar, gözaltı öyküleri, söyleşiler, denemeler, düş bahçesine çocuklara masallar, hikayeler oldukça farklı alanlarda çok sayıda esere sahip bir yazar olarak size en yakın gelen türü sorarak başlasak?]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Tasavvuf sohbetleri, kürt sorununa dair düşünceler, romanlar, gözaltı öyküleri, söyleşiler, denemeler, düş bahçesine çocuklara masallar, hikayeler oldukça farklı alanlarda çok sayıda esere sahip bir yazar olarak size en yakın gelen türü sorarak başlasak?</strong></p>
<p>Daha çok öykü yazarken kendimi iyi hissediyorum. Roman yazarken de biraz öyleyim. Ama yazdıklarıma roman denir mi bilmiyorum. Onları da öykü yazar gibi yazıyorum.</p>
<p><strong>Dorian ‘ a yaşamın büyük bir düş kırıklığı olduğunu söyleten  O . Wilde doğru mu söylüyor? Yaşam bir düş kırıklığı mı?</strong></p>
<p>Yaşamın daha çok bir rüya olduğunu düşünüyorum. Bir rüyanın içindeyiz. Rüya içinde bir rüya hatta. Kainatın bir rüya olduğu söylenir. Biz o rüyanın içinde rüya görüyoruz.</p>
<p><a href="http://gokekin.com/wp-content/resim/2009/12/bruksel.jpg"><img src="http://gokekin.com/index.php?feedimage=wp-content/resim/2009/12/bruksel-300x225.jpg" alt="" title="bruksel" width="300" height="225" class="alignleft size-medium wp-image-3894" /></a><strong>Ne dersiniz, yaşamak mı; yazmak mı?</strong></p>
<p>Yazmak yaşamak, yaşamak yazmaktır.</p>
<p><strong>Müzik gönülde ne varsa onu açığa çıkarırmış. Dinlediklerinizden yazdıklarınıza yansıyanları görüyoruz. Son olarak ‘’ şu dağlarda kar olsaydım’’ alt başlığıyla çıkan Muhsin Başkan bir Harput türküsünden alıntıyla başlıyor. Musıki derin acılarımızın tercümanı mı? </strong></p>
<p>Gazali, ‘müzik insanın kalbinde baskın olan duygu ne ise onu güçlendirir’ diyor. Kadim Yunan düşünürlerinde de bu vardır. Müziğin tutkularımızı güçlendirdiği doğru. En dolaysız dildir. Doğrudan duyularımıza seslenir.</p>
<p><strong>Tasavvufi öğretileri günümüz dünyasında yaşamak üzerine düşünceleriniz neler? Takva’ yı  bu bağlamda nasıl değerlendirirsiniz?</strong></p>
<p>Tasavvuf bir haldir. Dinin Batıni yönüdür. Derviş olmak farklı bir şey tabi. Tasavvuftan yararlanmak farklı. Bir yazar, bir film yönetmeni tasavvufi gelenekten yararlanabilir. Bu yarar-çıkar ilişkisi ekseninde olur. Ama sufi olmak farklı bir haldir.</p>
<p><strong>Televizyon ve kutsal arasındaki bağı tematik kurulmuş televizyonlar üzerinden nasıl görmeliyiz?</strong></p>
<p>Televizyonun kutsalla arası pek yoktur. Geleneksel dramatik duyumlarla biçimlenmiş bir televizyon ortamında şiddet, kan, kavga, gürültü, çekişme, gerilim baskındır. Televizyonun esas sorunu, enformasyon denilen bir bilgiyi ancak aktarabilmesidir. Ama bunu zorlayan, tersine çeviren örnekler de yok değil.</p>
<p><strong>Çok sayıda dergide yazılarınıza rastlıyoruz. Dergiler günümüzde gerektikleri yerdeler mi? Öne çıkanlar hangileri?</strong></p>
<p>Bendeniz editörleri, dergi çıkaran arkadaşları kıramıyorum. Hayır diyemiyorum. Bu yüzden çok eleştiriliyorum da. Ama bir insanı geri çevirmektense eleştirileyim. Doğrusunu isterseniz her derginin belirli bir işlevi, görevi, hizmeti var. Sürekli izlediğim yok. Birkaç müellif dışında kitap da pek okuyamıyorum.</p>
<p><strong>Çocukluğunuzda başlayan sinema tanışıklığınızı bilen , yaptığınız değerlendirmeleri takip eden biri olarak, yaşadığımız yüzyılda felsefe yerine sinemanın geçtiğine dair değerlendirmelere katılıyor musunuz?</strong></p>
<p>Sinema, diğer sanat formlarını, birikimlerini de kullanıyor. Düşünmenin bir ortamı olarak sinemadan söz edebiliyoruz. O da müzik gibi doğrudan duyularımıza sesleniyor. Tabi orada bir birikim de var. Sanat geleneklerinin önümüze getirdiği çeşitli birikimleri kullanıyor.</p>
<p><a href="http://gokekin.com/wp-content/resim/2009/12/sadik-yalsızuçanlar.jpg"><img src="http://gokekin.com/index.php?feedimage=wp-content/resim/2009/12/sadik-yalsızuçanlar-300x189.jpg" alt="" title="sadik-yalsızuçanlar" width="300" height="189" class="alignleft size-medium wp-image-3896" /></a><strong>Anka,  Şey, özellikle de Gezgin sinemaya uyarlanabilir mi? Belgeseller dışında bir sinema filmi yönetmeni olarak sizi ne zaman göreceğiz? Yapmak istediğiniz bir film taslağı var mı? </strong></p>
<p>Galiba film çekemeyeceğim. Gezgin, Şey, Anka film olur mu bilmiyorum. Bilgelerin yaşamlarından film yapmak bana daima heyecan veriyor. Bunun çok güzel örnekleri de var.</p>
<p><strong>Sevdiğiniz yazar ve şairlere dair’’ benim kitaplarım’’ da Zaman’da söylediklerinize  ek olarak en çok okuduğunuz şiirleri rica etsek… belki izlemekten en keyif aldığınız filmleri de eklersiniz…</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Sezai Karakoç, Turgut Uyar, Zarifoğlu, Lale Müldür, Ahmet Güntan, Cafer Turaç sevdiğim şairler arasında. Zaman zaman okuyorum. Bendeniz daha çok Bediüzzaman ve İbn Arabi okuyorum.</p>
<p><strong>‘iki insanın birbirine doğru yürüyen iki insanın birleşmesi imkansızdır’’ neden bu imkansızlık?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>O, an’ın sonsuzca bölünebilir olmasıyla ilgili. Madem an, sonsuz bölünebiliyor. O halde birbirine doğru yürümekte olan iki insan hiçbir zaman birleşemiyor.</p>
<p><strong>Peki yalnızlık dediğimizde aklınıza ne geliyor?</strong></p>
<p>Yalnızlık Allah’tan gaflet anında beliren bir şey.</p>
<p><strong>Hz. Pir bizler hepimiz aynı bahçenin aynı ağacın meyveleriz diyor. Bizler aynı baharın açmış çiçekleriysek idrak ne zaman gerçekleşecek? Umutsuzluk semtine uğramadan aydınlıkları görebiliyor musunuz?</strong></p>
<p>Umut esastır. Umutsuzluk için pek çok neden varmış gibi görünüyor. Ama bizim Sahibimiz var. Kainatın Sahibi var. Umut için çok büyük nedenlerimiz var.</p>
<p><strong>Yayınlanmış olan/ Dem/  de anlattığınız Üstad  ve paralel hayat hikayeleri atlara binip giden güzel insanların özlemini ve sıcaklığını hatırlatır mı yeniden/ ya da şöyle sormalıyım sanatla edebiyatla yaptığınız yapmak istediğiniz unuttuklarımız hatırlatmak mı? Neden her Yalsızuçanlar kitabında kendimizi yalnızlıklarımızı acılarımızı buluyoruz? Bu hikayeler neden kesişiyor?</strong></p>
<p>Dem, benim son romanım. Ağustos başında yayımlanıyor. Çocukluğum, ilkgençlik yıllarım, risale-i Nur eserleriyle tanışmam ve Bediüzzaman hazretlerinin yaşamından izler var.</p>
<p>Bediüzzaman hazretlerini anlatırken kendimi iyi hissediyorum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://gokekin.com/roportaj-sadik-yalsizucanlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zen hat ustası: Hakuin</title>
		<link>http://gokekin.com/zen-hat-ustasi-hakuin/</link>
		<comments>http://gokekin.com/zen-hat-ustasi-hakuin/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Dec 2009 13:21:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ali ömer akbulut</dc:creator>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[Hakuin Ekaku]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://gokekin.com/?p=3851</guid>
		<description><![CDATA[Usta, çırağa soruyor: “Tek elin sesi nasıldır?” Kara-kara düşünen çırağın, uzun süre cevap bulamayışına şaşırmayan Usta, bu kez de nasihat eyliyor: “Eğer düşünmeyi bırakmazsan, doğru cevaba ulaşamazsın.” Ve çırak, hakikate biraz daha yaklaşmış olmanın]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Hakikat ne kadar yakın<br />
Oysa ne çok uzaklarda arıyoruz onu!<br />
Bu dünyayı per perişan dolaşarak<br />
Dilenişine benzer bir damla için zengin oğlunun<br />
Su içinde yüzerken susayan canlı gibi.&#8221;</p>
<p>Bülbül gibi göründüğüne bakma çalıkuşunun biridir o. Hakuin&#8230;</p>
<p><a href="http://gokekin.com/wp-content/resim/2009/12/Hakuin_Ekaku.jpg"><img src="http://gokekin.com/index.php?feedimage=wp-content/resim/2009/12/Hakuin_Ekaku-234x300.jpg" alt="" title="Hakuin Ekaku" width="234" height="300" class="alignleft size-medium wp-image-3852" /></a>Ustası Hakuin Ekaku ile çırağı genç bir Rahip arasında geçen bir diyaloğa bakalım:</p>
<p>Usta, çırağa soruyor: “Tek elin sesi nasıldır?” Kara-kara düşünen çırağın, uzun süre cevap bulamayışına şaşırmayan Usta, bu kez de nasihat eyliyor: “Eğer düşünmeyi bırakmazsan, doğru cevaba ulaşamazsın.” Ve çırak, hakikate biraz daha yaklaşmış olmanın mutluluğuyla ustasına saygı gösterisinde bulunup, huzurundan ayrılıyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://gokekin.com/zen-hat-ustasi-hakuin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İşte namazındayım, işte veda bayramı</title>
		<link>http://gokekin.com/iste-namazindayim-iste-veda-bayrami/</link>
		<comments>http://gokekin.com/iste-namazindayim-iste-veda-bayrami/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Dec 2009 13:16:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Sadık Yalsızuçanlar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Lütfi Mete]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://gokekin.com/?p=3847</guid>
		<description><![CDATA[Ömer Lütfi Mete ağbi Cemal alemine gitti. Allah rahmet etsin. 
Yakınlarının kalbinden acısını alsın.
Güzel bir insandı. Arı gönüllüydü. İlim ve irfan sahibi idi. Edep erkan bilirdi. İçtendi, samimiydi, dürüsttü.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ömer Lütfi Mete ağbi Cemal alemine gitti. Allah rahmet etsin. </p>
<p>Yakınlarının kalbinden acısını alsın.</p>
<p>Güzel bir insandı. Arı gönüllüydü. İlim ve irfan sahibi idi. Edep erkan bilirdi. İçtendi, samimiydi, dürüsttü.</p>
<p>Sinema, televizyon, yazılı basın vs. gibi modern iletişim ortamları üzerine kafa yorardı. Sinema ve özellikle televizyonda dramatik yapımlara kalemiyle katıldı, fiilen içinde bulundu, güzel yapımların belirmesine vesile oldu.</p>
<p><a href="http://gokekin.com/wp-content/resim/2009/12/Omer_Lutfi_Mete.jpg"><img src="http://gokekin.com/index.php?feedimage=wp-content/resim/2009/12/Omer_Lutfi_Mete-300x216.jpg" alt="" title="Omer Lutfi Mete" width="300" height="216" class="alignleft size-medium wp-image-3848" /></a>Seksenli yılların başlarından itibaren tanışırdık. Uzun süre oturmuş kalkmışlığımız yoktu ama gönlümde daima kıymetli bir insan olarak, bir ağbi olarak yerini korumuştur.</p>
<p>Karşılaştığımızda o olgun, mütevazi ve edepli hali konuşmasa bile daima ders verirdi.</p>
<p>Güzel bir yazısını okusam, senaryosunu yazdığı bir film izlesem hemen arardım. Çok duygulanırdı, uzun uzun konuşurduk.</p>
<p>Bizim sinema, televizyon ve basın camiamızda Ömer ağbi insanlar pek azdır.</p>
<p>Dinin hem fıkıh vs. kısmını bilen hem de Batıni bakımdan derinleşmiş, zenginleşmiş insan ise yok denecek kadardır.</p>
<p>Ömer ağbide bir meşreb fanatizmi yoktu, arı gibi pek çok çiçekten usare devşirirdi.</p>
<p>Bir kezinde Cam Ve Elmas kitabımızı okumuş, Timaş’a uğradığında ise kıymetli kardeşim Emine Eroğlu ile sohbete başlamış. Romandaki bilge zattan ne kadar çok etkilendiğinden söz ediyormuş. Tam o esnada o zat odaya girmesin mi?</p>
<p><a href="http://gokekin.com/wp-content/resim/2009/12/Omer-Lutfi_Mete.jpg"><img src="http://gokekin.com/index.php?feedimage=wp-content/resim/2009/12/Omer-Lutfi_Mete-300x278.jpg" alt="" title="Omer-Lutfi_Mete" width="300" height="278" class="alignleft size-medium wp-image-3850" /></a>Kars’ın manevi kişiliklerinden Yavuz Uzgur hocam tabi selam vermiş, rahmetli Ömer ağbi ile de merhabalaşmış, hoş beşten sonra Emine kardeşim tanıştırınca birden ayağa fırlayıp eline sarılıvermiş, gözleri nemlenmiş.</p>
<p>Bizim insanlığımız, medeniyetimiz bu edepten gelir.</p>
<p>Edep ve tevazu olmayınca bilgi bir işe yaramaz.</p>
<p>Ömer ağbi siyasi ve ticari ilişkilerin kirlendiği bir ortamda temiz kalmayı başarmış enderlerdendir.</p>
<p>Kalbi çalışan bir insan.</p>
<p>Dolayısıyla toplumsal ve siyasi sorunlara da kalbiyle baktığı için yazıları bize dokunuyordu.</p>
<p>Birkaç yıl önce Bağcılar belediyesinin iftar sohbetlerinden birine katılmıştık. İsmail Güneş, Deli Yürek’in Kuşçu karakterini canlandıran Emin Gürsoy ve rahmetli Ömer ağbi ile birlikte medeniyetimizin kökleri, geleneğin dünü, bugünü üzerine zengin bir sohbet olmuştu. Öncesinde bahçede çay içip muhabbet etmiştik. Kalbinin kapıları ne kadar açıktı.</p>
<p>Keşke diyorum sağlığında daha çok birlikte olabilseydim.</p>
<p>Nur içinde yatsın.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://gokekin.com/iste-namazindayim-iste-veda-bayrami/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Israrla konuşmak isteyen şiir: Adem Turan’ın şiiri üzerine</title>
		<link>http://gokekin.com/israrla-konusmak-isteyen-siir-adem-turan-in-siiri-uzerine/</link>
		<comments>http://gokekin.com/israrla-konusmak-isteyen-siir-adem-turan-in-siiri-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 16 Aug 2009 15:47:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafa Celep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[Adem Turan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://gokekin.com/?p=3537</guid>
		<description><![CDATA[Ünlemlerle ilerleyen şiirin ulaşmak istediği noktayı, okuyucuyu şiirsel deneyime çağırmak, coşumcu, gür sesli ve konuşkan bir şiirin imkânlarını Türk şiir hazinesine katmak şeklinde ifade edebiliriz. Her şiirsel deneyim, hangi dönem ve evrede yazılırsa yazılsın, Türk şiiri]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Giriş</strong> </p>
<p>Ünlemlerle ilerleyen şiirin ulaşmak istediği noktayı, okuyucuyu şiirsel deneyime çağırmak, coşumcu, gür sesli ve konuşkan bir şiirin imkânlarını Türk şiir hazinesine katmak şeklinde ifade edebiliriz. Her şiirsel deneyim, hangi dönem ve evrede yazılırsa yazılsın, Türk şiiri adına bir çeşni, bir zenginlik olsa gerek. Şiirin ciddiye alınmasını gerektiren, edinilen şiirsel deneyimin beşeri bir karşılığının olmasıdır. Hemen her zaman şairin çığlığı da suskunluğu da öğretici ve vazgeçilemezdir. Sözel bir yapı arz eden şiirin hayatla dolu olmasının sebebi, şairin söze ruh kazandırmasıdır biraz da. Zira hayat denen çetrefil bilmece, kördüğüm, çıkmaz sokak ne tür adla adlandırılırsa adlandırılsın, sözün cana yakın sıcaklığını ve ılıklığını barındırdığı için tahammül edilmeye değerdir. Şiir sözle hayata çeşni ve renk katar. Sözün hayatın içinde varlığı bile cesaretimize cesaret katıyor. Sözün içinden seslenen bir şair olan Adem Turan’ın ‘Ateşte Yıkanmış Atlar’ kitabı vesilesiyle, ses, eda ve içerik olarak şiir haznemize boca ettiği gür sesli ve ünlemlerle dolu şiir konuşmasına komşu olalım dedik. Şiirine dair tematik okumalar yaptığım Turan’ın; konuşkan ve döneminin şairleri düşünüldüğünde(80’ler) oldukça diri bir söyleyişe sahip olduğunu görürüz.</p>
<p><strong>Ünlemlerle Kutsala Tanıklık </strong></p>
<p><a href="http://gokekin.com/wp-content/resim/2009/08/ateste_yikanmis_atlar.jpg"><img src="http://gokekin.com/index.php?feedimage=wp-content/resim/2009/08/ateste_yikanmis_atlar.jpg" alt="ateste_yikanmis_atlar" title="ateste_yikanmis_atlar" width="188" height="269" class="alignleft size-full wp-image-3539" /></a>Adem Turan’ın şiirlerinde ilk gözümüze çarpan, ünlemlerin bolluğudur. Ünlemlerle kutsala tanıklık, öznenin ileriye doğru bir atılım gücüne sahip olmaya çalışması, reel olanın aşılmasına dönük çaba, bir diğer özellikler. Bu kutsala tanıklık, ‘konuşmak’ veya ‘söz’ ya da ‘eylem’ üzerinden şiirsel deneyimle ifadesini bulur. Turan’ın şiiri, ilk aşamada, bu şiirsel toplam dolayımında, ısrarla konuşmak isteyen bir şiirdir. Şiirde konuşan özne, kutsalı onaylayan bir durum üzeredir. Yine öznenin en nihayetinde tavrı, ‘and içip giden’ bir tavırla bir ve özdeştir: </p>
<p>‘‘Zeytinle konuşuyorum Zeytindağında, simsiyah!<br />
Bir ayindeymiş gibi diz çöküp kalıyorum<br />
Bir ağaç ve kelebek resmi çiziyorum<br />
Tuzlu sular basıyorum çatlamış dudaklarıma.’’(s,9) </p>
<p>‘‘Sonra, and içip gidelim…’’(s,10) </p>
<p>Turan’ın şiirinde bu kutsala tanıklık, mücadeleci bir ruh taşır aynı zamanda. Devinim bu şiirin en temel özelliğidir. Harekete yönelik vurgular, kutsalı çağrıştıran simgelerle yüklüdür. Şairin içinde devinip duran ruhun, saf ve berrak bir kanaldan aktığını söylemek gerekiyor. Zira sanılanın aksine modern şiir kötülüğün şiiri değil, kendiliğinden ve otantik bir söyleyişe sahip arınmanın şiiridir: </p>
<p>‘‘Biz şimdi zeytine bakalım, öpelim onu çatlamış dudaklarımızla<br />
Bir avuç toprak olup vuralım kendimizi yerden yere, vuralım!<br />
Bir tarih düşelim simsiyah kanımızla vurulup düşelim!<br />
Bir de incire yer açalım, tûr-i sînâya ve emin beldeye’’(s,10) </p>
<p><strong>Söz’ün Ruh’a Dönüşmüş Şekli</strong></p>
<p><a href="http://gokekin.com/wp-content/resim/2009/08/ates_bandosu.jpg"><img src="http://gokekin.com/index.php?feedimage=wp-content/resim/2009/08/ates_bandosu.jpg" alt="ates_bandosu" title="ates_bandosu" width="245" height="269" class="alignleft size-full wp-image-3540" /></a>Adem Turan’ın şiirinde ‘söz’ ün ‘ruh’ a dönüşmüş şeklini görürüz. Söz’ün ruh’a dönüşme süreci, Turan’ın şiirine çok çeşitli ve zengin bir şiir evreni sunar. Bu sunumda, Turan, şiirsel duyarlığı da yedeğine alarak, bambaşka bir söz düzeni/düzeneği ve sözel yapıya kavuşur. ‘Aynalıçarşı Meseli’ şiiri, sözel kültürün içinden, adeta ruhundan seslenir okuyucuya. Turan’ın şiiri, söze dayalı bir şiirdir, aynı zamanda söze ruh katan bir şiirdir de diyebiliriz: </p>
<p>‘‘Aynalıçarşı içinde vurdular beni<br />
Bu yüzden hüzünlenir halk<br />
Geçince çarşıdan<br />
Ve aynalardan’’(s,11) </p>
<p>‘‘Sözün bittiği yerde<br />
Aynalıçarşı başlar’’(s,11) </p>
<p>Söze ruh katan şiir, bize bu yolla yeni bir şey söylemek, bizi yeni bir gerçeğin kapısına vardırmak zorundadır. Şiir yoluyla edindiğimiz bilgiden, hikmete dayalı vurgular elde edebiliriz. Böylece düşünen şiirin şiirsel boyutlarına ulaşmak için yedeğimizde işaretler, zihnimizde bir bilgi-hikmet-düşünce tadı bulabilelim. Turan’ın şiirinde düşünen şiirin emareleri, çok belirgin olmasa da, duyumsamalarla yer yer ışıldar, bir parıltı kazanır. Bu şiirsel toplamda yer alan ‘Zerdüşt Meseli’ şiiriyle Turan’ın şiir sözünün hikmete, hikmetâmiz şiire evrildiğine tanık oluruz. Yine de Turan’ın şiirinde ‘düşünce şimşekleri’ diyebileceğimiz, düşünen şiirin çok boyutlu evreniyle karşılaşmayız. Turan’ın bize ‘gerçek budur’, ‘bunu gör’ demek yerine dolaylı yönden gerçeğin sezilebilir yanını yansıtır, gerçeği dolaylama yaparak sezdirir: </p>
<p>‘‘Ve dedi: şarap olsaydı biraz, yenerdim bu korkuları!<br />
Ve dedi: ışık olsaydı bir parça, yırtardım karanlığı!’’ (s,13)</p>
<p><strong>Şiiri Hayattan Süzmek İsteyen Tavır</strong></p>
<p>Şiirle hayatı belli bir bütünsellikte kavrayan bir şairin en belirgin niteliklerinden biri de, şiiri hayattan süzmek isteyen bir tavra sahip oluşudur. Adem Turan’ın ‘Kirlenmek Meseli’ şiirindeki öznede bu tavrın mısralar boyunca belirginleştiğini görürüz. Yaşadığımız çağın çok önemli, temel bir özelliğine vurgu yapan özne, aynı zamanda ‘başkalaşım’ ya da ‘dönüşüm’ dediğimiz bir sürece de atıfta bulunur: </p>
<p>‘‘Bir de hepimiz kirleniyoruz, bu çok kesin!<br />
‘‘şu baldıran tası dünyada’’ ’’(s,23) </p>
<p>‘‘Şöyle: aşk insanı çıldırdır ve çıldırtırmış<br />
Labirentlerden geçer gibi geçerken ateşlerden’’(S,24) </p>
<p>‘Taşınma Meseli’  şiiri,fanilik duygusuyla yazılmış bir şiir.Şiir boyunca mısralar,insanoğlunun yeryüzü macerasına tanıklıkla ilerler.Bu şiirin ilk bölümü,trajik simgelerle dekore edilmiş gibidir; ‘azgın sular’, ‘uçurumlar’.Ama geneli itibariyle bu şiirin ironik bir dille yazıldığını söyleyebiliriz.Bu ironi,tüm Adem Turan şiirinde konuşan öznenin varoluş serüvenini özetler gibidir: </p>
<p>‘‘Hayatla ölüm arasında<br />
Savrulurum ben’’(S,26) </p>
<p><strong>‘Kozadaki Trajedi’</strong></p>
<p>Kitap boyunca ilerleyen şiirlerde Adem Turan’ı, hayatın özündeki trajiği kavramış bir tutum içinde görürüz. İroniyle harmanlanmış bir trajik tutumdur bu. Turan’ın trajiğe yönlenişi ya da trajik kavrayışı, başka şairlerde benzerine rastlanmaz. Diğer şairlerde trajik, hayattan yalıtılmış ve koyultulmuş bir biçim ve görünüme sahiptir. Turan’da ise trajediyle beraber hayat, bütün doluluğuyla beraber öznenin yanından akıp gitmektedir: </p>
<p>‘‘Bildin mi hayat denen kozayı?<br />
Kozadaki trajediyi?<br />
Üstelik tam da köprüden geçiyorken…’’(s,27) </p>
<p>Turan’ın şiirinde öznenin şiirselliğe yönelik tavrı, daha doğrusu şiiri kavrayış biçimi, bedene, bedensel olana bitişik bir durum arz eder. ‘Kaburga’, ‘alın’ ,‘kol’, ‘ses’, ‘soluk’, ‘ten’, ‘kemik’ gibi sözcükler adeta bedenin şiirinin yazıldığı imajını bırakır okura. Yine de Turan’ın şiiri, bedensel olanın soyut bir dışavurumu değildir, bedende takılıp kalmaz şair. Şöyle de diyebiliriz: Adem Turan’a göre şiir bedenle sarılıp sarmalanan bir şeydir. Turan, şiire, bedenle birlikte duyusal bir kavrayış/bakış katar. Turan, şiiri, bedenle birlikte düşünür ama bu, şiirinde bedensel tasvirlerin olduğu anlamına gelmez. Kısaca somut ile soyut bir aradadır bu şiirde: </p>
<p>‘‘Çatlasın kaburgalarımda gümleyen sesiyle şiirim’’(s,29) </p>
<p>‘‘Şiirim diyorum, sarıp sarmalasın dört koldan beni<br />
Yerden yere vursun giyinerek deli gömleğini, vursun ha!<br />
Sesim de çıkmasın, soluğum da! Sadece<br />
Bir ah! Diyebileyim. Derinden ama! Bir ah!<br />
Sarsılsın ten ve tinim, kırılsın kemiklerim!’’(s,29) </p>
<p><strong>İnsani Olana Dönük Algı</strong></p>
<p><a href="http://gokekin.com/wp-content/resim/2009/08/adem-turan.jpg"><img src="http://gokekin.com/index.php?feedimage=wp-content/resim/2009/08/adem-turan.jpg" alt="" title="adem-turan" width="200" height="160" class="alignleft size-full wp-image-3538" /></a>‘Bağçe Meseli’ şiiri, acziyetin kavranışına örneklik teşkil eden bir şiirdir. Geleneğe bakan tarafıyla birlikte, bu şiirde mütevekkil eda ile konuşan bir şairle karşılaşırız. ‘Gölge’ den de ‘cisim’ den de geçen şair özne, büyük bir alçakgönüllülükle şu sonuca ulaşır: ‘bilen var mı şimdi beni’.Bilinmek, anlaşılmak, açıklanmak isteyen özne, yitirilişlerle birlikte insana komşu olma isteğiyle kendini belirginleştirmek ister. Buna yalnızlıktan kurtulma isteğini de katabiliriz. Özne acziyetin farkındadır. Bu farkındalık, yazgısal bir boyut da taşır. Bir birlikte olma, bir sığınma isteği: </p>
<p>‘‘Şu benim kırlangıç kanadı çizgilerim, yani ki kaderim<br />
Kalsın eşiklerde sabrile, kalsın bağçenizde her akşam…’’(s,32) </p>
<p>‘Yitik Düşler’ şiiri, yalnızlık-hayat-ölüm üçgeninde yazılmış düşündürücü bir şiir. Bu şiire niteliğini kazandıran, hayatta bir karşılığının olmasıdır. Her okur bu şiirden kendine olan payı alır. Serüven duygusuyla yazılmış intibaı veren bu şiirin en belirgin özelliği, bizde epik bir macera tadı bırakmasıdır. Bu şiirin temellerinde, insani olana yönelik bir algı mevcudiyetini hissettirir: </p>
<p>‘‘Ey kargılar ve kıvılcımlar arasında<br />
Yitip giden insan yanımız’’(s,40) </p>
<p>‘Akdenizden Yukarıya Doğru’ şiiri, serüven duygusuyla yazılmış bir şiir. Aynı zamanda şiirdeki öznenin varoluş macerası, tüm insanın varoluş macerası olarak da okunabilir: </p>
<p>‘‘Kim anlatır şimdi beni<br />
Durup durup bir ateş  topu iki kaşım arasından..kim anlatır<br />
Renk renk ırmaklar,pervaneler,aynalar..kim anlatır<br />
Bu milyarlarca insan, milyarlarca hayat, savrulan köpükler gibi<br />
Seyrine doyum olmayan aylı  geceler, köpüren kanlarımız<br />
Ben mi yoldayım, yol mu bende? Kim anlatır<br />
Gidiyorum Akdenizden yukarıya doğru, bir kardeş olarak<br />
İçimdeki gemilerle<br />
o büyük ateşle…’’(s,43) </p>
<p><strong>Çağ  İlgisi</strong></p>
<p>Adem Turan’ın ‘Bağdata Duâ’ şiiri, duyargaları gelişmiş bir şairin, yaşadığı çağa yönelik ilgisini gösteren bir niteliğe sahiptir. Bu şiir, çağının duyarlığını taşıyor oluşuyla üzerinde durulması gereken bir şiirdir. Adem Turan şiirinde, bu şiirsel toplam düşünüldüğünde, yeni bir dönem başlar: Çağdaş gerçekliği esas almak. Her şairin şiiriyle kendi içine kapandığı bir zamanda, Turan’da bu çağ ilgisi dikkate değerdir. Savaşa, kana, katliama, kıyıma, yıkıma karşı olan şairin, bu çağ dikkati önemsel bir durum arz eder: </p>
<p>‘‘Eğil bak: bu coğrafya bizim!<br />
Dinle türküsünü çölün: ruhunu doyur!’’(s,48) </p>
<p>‘‘Eğil bak: bu çocuklar bizim<br />
Dinle çığlığını  anaların:<br />
Sesini yıldızlara duyur!’’(s,49) </p>
<p>Adem Turan’ın şiirinde yer yer epik öğeler de yer bulur. Şairin dış dünyaya dönük ilgi ve dikkati lirikten kopamayan epik bir şiir ortaya çıkarır: Ağzımda Kekik ve Kan. Bu şiir lirizmin merkezde olduğu epik bir duyarlıkla kalem alınmış intibaı verir okura ilkin. Şiirde çağdaş gerçekliğe vurgunun da içerildiği bu şiirin temel ve ayırt edici niteliği, ‘şaşırtı’ya dayalı mısralarla birlikte, hareketin, kalkınmanın, şiiri bir davranış biçimi olarak görmenin de dışavurumudur: </p>
<p>‘‘Ağzımda kekik<br />
Ağzımda ıslık ve kardelen<br />
Öyle birdenbire gelen<br />
Savaşla gelen<br />
Kan!’’(s,50) </p>
<p>‘Panik’ şiirinde, alttan alta savaşın yaydığı vahşet ve karanlık sözler kendini sezdirir ve en nihayetinde söylenecek söz direkt ve doğrudan ifadesini bulur: </p>
<p>‘‘Tanklarınsa canı cehenneme!’’(s,52) </p>
<p>‘Ateşte Yıkanmış Atlar’  şiiri, ortaya bir irade, sağlam burçlarla berkitilmiş bir tavır koymanın ön hazırlığını verir. Ancak yine de içindeki kördüğümü çözememiş bir şairin ‘epik öncesi’ bir şiir/şair profilidir gördüğümüz. Tam anlamıyla donanmamış, hazırlığını tamamlayamamış bir şair öznedir şiirde yer alan: </p>
<p>‘‘Dedim ki ben artık<br />
Bu atlarsız yaşayamam<br />
Damarlarım çekildi bütün<br />
Kemiklerim eridi<br />
İçimdeyse bir türlü  çözemediğim<br />
Acımasız bir kördüğüm’’(s,54) </p>
<p>‘Kızarmış Nâr Aşkına’  şiiriyle Adem Turan’ı yine epiğin alanında buluruz. Dünyanın bütün acılarını yüklenen epik özne, eylemine kutsallık aşılamak için, iç dünyasında şahit olduğu büyümenin idrakine varan bir adamın ilk elden ihtiyaç duyduğu bir şeyin varlığını kavramaya başlar ve şiirin sesi gerilimli bir hat boyunca ilerler. Yine de bu şiirde epik, lirizmin motifleriyle bezelidir: </p>
<p>‘‘Kılıcımı verin bana, hırsından çatlayacak<br />
Son bir vuruş için, kılıcımı’’(s,62) </p>
<p>‘‘Dörtnala taylar düşün, toz duman olmuş bir vadide’’(s,64) </p>
<p><strong>Betimlemeler Şiiri</strong></p>
<p>Adem Turan’ın şiirinin belirgin özelliklerinden biri de, dış dünyaya dönük betimlemelerin ağırlıklı yer alışıdır. Turan, şiirde çoğaltmacılık tekniğini iyi kullanıyor. Sayıp döktüğü duygular, olaylar, olgular, nesneler, beşeri tecrübeden doğmuş ve şairin imgeleminde yoğunlaştırılmış biçim ve özler halinde dışa vurulur. Turan için şiir, bir yolculuktur; bu yolculuk özünde yaşamsal öğeler de taşır. Şiirlerinin çoğunluğu hayatta karşılığı olan şiirleridir. Bu durum onun, şiirde, yaşayan insanı ve yaşanan hayatı esas aldığını gösterir. Hayatilik vasfı taşıyan şiirlerdir bunlar: </p>
<p>‘‘Geçerken gördünüz işte; durduğum yer hep buraydı kalbiydi<br />
                şehrin<br />
Hiç bıkıp usanmadan yıllarca dinlediği halkın, kalbimin sesiydi<br />
Şiirse şiir! dediydim öfkelenmeden, imgeyse imge<br />
Çayı ve geçen günleri yudumlarken sessizce, Çınaraltında teselli’’(s,67) </p>
<p>Geneli itibariyle bu şiirsel toplamın temelinde ‘serüven duygusu’ barınır; insanın beşeri tanıklıklarla ilerleyen varoluş serüveni…</p>
<p>80’ler şiirinin hemen hiçbirinde hem biçim hem içerik olarak Adem Turan’ın şiirinde belirginleşen izleklere benzer tematik tutumu; bu hayat dolu enerjiyi, bu doğrudan ifadeyi göremeyiz. Bu da Adem Turan’ın önemli ve nitelikli bir şair olduğunu gösterir.2000’lerde yazılan şiiri düşündüğümüzde, Türk şiirinin damarlarında gezinen Adem Turan şiirinin önemselliği bir kez daha kendini belli eder.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://gokekin.com/israrla-konusmak-isteyen-siir-adem-turan-in-siiri-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir aydın namusu: Cemil Meriç</title>
		<link>http://gokekin.com/bir-aydin-namusu-cemil-meric/</link>
		<comments>http://gokekin.com/bir-aydin-namusu-cemil-meric/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Jun 2009 08:02:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Sadık Yalsızuçanlar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[Cemil Meriç]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://gokekin.com/?p=3438</guid>
		<description><![CDATA[Meriç’in bilinmeyen yönlerinin keşfi ise, Dücane Cündioğlu beye nasib oldu. Bir yazısında (Yeni Şafak, 05 Ağustos 2006 ) belirttiği üzere, “bugün ‘Cemil Meriç’ dendiğinde akla gelen, 70'li, 80'li yılların Meriç'idir; 60'lı yılların Meriç'i henüz keşfedilmeyi bekliyor. 40'lı ve 50'li]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>2002 yılında, Cogito’nun 32. sayısında yayımlanan bir söyleşisinde (Bkz : Safa Mürsel vd.) ‘bir aydının namusunu muhafaza etmesi son derece güçtür’ diyordu. Cemil Meriç, dergiler için kullandığı ifadesiyle, ‘hür tefekkürün kalesi’ idi.</p>
<p>Ahrete göçeli 22 yıl olmuş. Çeyrek yüzyıla yakın.</p>
<p>Bendeniz kendisini hiç göremedim. Haluk İmamoğlu, Safa Mürsel, Cemal Uşşak ve özellikle Muhsin Demirel’den çok dinledim.</p>
<p>Muhsin ağbi, Hattat Hamid’in, Cemil Meriç’in ve daha bir çok kıymetin huzurunda bulunma şansını yakalamıştı.</p>
<p><a href="http://gokekin.com/wp-content/resim/2009/06/cmeric.jpg"><img src="http://gokekin.com/index.php?feedimage=wp-content/resim/2009/06/cmeric.jpg" alt="" title="cmeric" width="300" height="225" class="alignleft size-full wp-image-3439" /></a>Demirel’in, Risale okumalarına ilişkin anılarını ilgi ve heyecanla dinlerdim. Bilhassa, Muhakemat’ın Mukaddime’sine dair yorumları çok ilgimi çekmişti.<br />
Muhakemat’ı onlarca kez okumuş biri olarak, Mukaddime’de neden Bediüzzaman hazretlerinin oldukça ‘iddialı’ bir dil kullandığını, Meriç’in bu yorumundan sonra anlayabilmiştim. Osmanlı ilim (medrese) geleneğinde, ilim minderine çıkacak olanların, böylesi bir iddianın sahibi olmaları halinde, Muhakemat’ın önsözündeki gibi bir dil kullandıklarını söylemiş Meriç. Demirel, onlarca sayfa okuyormuş, merhum Meriç, o güçlü hafızasına aldığı ‘malzeme’yi kısa bir sürede tasnif ediyor ve onların kavrayabileceği biçimde özetliyor, yorumluyormuş.</p>
<p>Meriç’in bilinmeyen yönlerinin keşfi ise, Dücane Cündioğlu beye nasib oldu. Bir yazısında (Yeni Şafak, 05 Ağustos 2006 ) belirttiği üzere, “bugün ‘Cemil Meriç’ dendiğinde akla gelen, 70&#8242;li, 80&#8242;li yılların Meriç&#8217;idir; 60&#8242;lı yılların Meriç&#8217;i henüz keşfedilmeyi bekliyor. 40&#8242;lı ve 50&#8242;li yılların Cemil Meriç&#8217;inden hakkıyla haber veren bir kaynağı, evet, bir tek kaynağı bugün değil tesbit, tahayyül bile mümkün değildir ne yazık ki. Neden? Çünkü Meriç, hâlâ çocukça ilgiler tarafından tüketilmektedir de ondan. Tercüme ve tenkid edebiyatımıza katkıları açısından nisyana terkedilen Meriç&#8217;i, meçhulün karanlıklarından çıkarmak için bugün elimizde bir ‘Cemil Meriç Haritası’ bulunsaydı ne iyi olurdu, ama yok!”</p>
<p>Geçen yıl, Dücane beyin ve Ümit Meriç hanımefendinin çabalarıyla,13 Haziran 2008, Cuma günü, vefatının 21. yıldönümünde, Üsküdar Belediyesi, tarihî bir anma toplantısına ev sahipliği yapmıştı : ‘Üsküdarlı Bir Entelektüel: Cemil Meriç’ Bağlarbaşı Kültür Merkezi’ndeki bu toplantıya, arzu etmeme ve çağrılı olmama rağmen maalesef katılamamıştım. İştirak edemediğim için üzüldüğüm bir toplantı olduğunu, katılanları dinledikçe daha çok anladığım, son derece yararlı, işlevsel ve ‘hasbi’ bir çalışma idi. Başbakan’ın da katılarak bir konuşma yaptığı toplantı, Dücane beyin gramın binde birini tartan hassas teraziler kadar duyarlı, titiz ve sabırlı, bir dalgıç gibi ısrarlı ve keşifçi çabalarının meyvelelerinin sergilendiği bir çalışma olmuş.</p>
<p><a href="http://gokekin.com/wp-content/resim/2008/08/cemil_meriç.jpg"><img src="http://gokekin.com/index.php?feedimage=wp-content/resim/2008/08/cemil_meriç-300x200.jpg" alt="" title="cemil_meriç" width="300" height="200" class="alignleft size-medium wp-image-3833" /></a>Cemil Meriç’in ‘eser’leri arasında biri var ki, kıymeti anlatmakla bitmez : Ümit Meriç. Sadece birikimi ile değil zerafeti ve imanı ile de bize sürekli ders veren Ümit Meriç hanımefendiden bir Cemil Meriç yorumu bekleme hakkımızı mahfuz tutuyoruz.</p>
<p>Cemil Meriç, benim kuşağımı, ‘Bu Ülke’siyle, ‘Kırk Ambar’ıyla, ‘Mağaradakiler’iyle, ‘Ümrandan Uygarlığa’sıyla ve ‘Bir Facianın Hikayesi’yle özellikle etkilemiş bir düşünce adamı idi. Daha çok ansiklopedistler gibi, bize, Doğu’dan, Batı’dan, Uzak ve Ortadoğu’dan, tarihten, gelenekten, edebiyat, sosyoloji, tarih ve felsefeden bilgiler, belgeler, anekdotlar, yorumlar aktarmakla kalmadı, duruşu, tecessüsü, ilgileri ve yaklaşım biçimi ile de dersler verdi. İdeolojilerin, şuurumuza (idrakimize) giydirilen deli gömlekleri olduğunu söylediğinde bu gömleği büyük bir şehvet veya gafletle giymemiş olan bir Allahın kulu yoktu.<br />
O zamanlar (seksenli yılların ilk yarısı) ‘Türkoloji’ öğrencisi idim. Edebiyatı, sosyoloji, felsefe, tarih ve tasavvuftan yalıtılmış, ideolojik kalıplara hapsolmuş bir öğretici kuşağın kılavuzluğunda okuyorduk. Oysa Cemil Meriç, bizi, sağır ve cahili olduğumuz nhice yerli-yabancı dünyaya ısrarla çağırıyordu.</p>
<p>Sadece bunu yapmıyordu. O’nun, o zamanlar sadece yüceltilen bir değerimize, Yaşar Kemal’in Demirciler Çarşısı Cinayeti’ne ilişkin yazısını okuduğumda nasıl bir tecessüse ve eleştiri biçimine sahip olduğunu hayretle görmüştüm. Eleştiri geleneğimizin (varsa böyle bir şeyimiz) bu, en güzel örneğini öğretmenlik yıllarımda, öğrencilerime defalarca okuttum.</p>
<p>Adalet Ağaoğlu’ndan Attila İlhan’a, Celal Nuri’den Nazım Hikmet’e, Marks’tan Ahmet Midhat Efendi’ye, kadim Hint bilgeliğinden sofestailiğe, Bediüzzaman’dan Peyami Safa’lara, Tarık Buğra’lara, müthiş bir ilgi alanı, bir merak ve dikkat, bir zihinsel çaba, bir tenkit, bir teyakkuz…Bu, sadece Cemil Meriç’te gördüğümüz, önyargısız, insaflı, yorucu, bir o kadar da yol göstercisi aydın tutumudur. Bu tutum, o çok önemsediği ‘aydın namusu’ gereğidir ve ülkemizde oldukça zayıf olan bu meziyetin güçlenmesine hayli hizmet etmiştir. Bu anlamda Meriç’in, kendine has, biricik bir damar olduğu mutlaka söylenmelidir.</p>
<p><a href="http://gokekin.com/wp-content/resim/2008/08/cemil-meriç.jpg"><img src="http://gokekin.com/index.php?feedimage=wp-content/resim/2008/08/cemil-meriç.jpg" alt="" title="cemil-meriç" width="272" height="204" class="alignleft size-full wp-image-3834" /></a>“Mahkemede Marksist olduğumu haykırdığım zaman, tek işçinin elini sıkmış değildim” diyen Meriç, bir otobüs yolculuğunda yanındaki öğretmenin, ‘sen yabancısın, bizden değilsin!’ uyarısını aldığında ömrün kırılma noktasındadır :  “Konya yolculuklarımda ilk defa olarak başkası ile temas ettim. Başkası, yani, kendi insanım. Kaderin karşıma çıkardığı genç üniversiteli &#8220;sen bizden değilsin&#8221; dedi. &#8220;Sen bizden değilsin&#8221;! Evet, ben onlardan değilim. Ama onlar kimdi? Uçurumun kenarında uyanıyordum. Demek boşuna çile çekmiş, boşuna yorulmuştum. Bu hüküm hakikatin ta kendisi idi. Tanzimattan bu yana Türk aydınının alın yazısı iki kelimede düğümleniyordu: aldanmak ve aldatmak. Senaryoyu başkaları hazırlamıştı. Biz sadece birer oyuncuyduk. Nesiller bir ütopyanın kurbanı olmuşlardı. Ama bu ütopya sonuna kadar yaşanmadıkça, gerçeği görebilir miydik? Kalabalık, kayaya yapışan bir midye şuursuzluğu ile geleneklerine sarılmış, cebin ve uyuşuk. Arada bir uyanır gibi oluyor. Sonra tekrar dalıyor derin uykusuna. Avrupa&#8217;yı tanımamak, gaflet. Avrupa&#8217;yı tanıyan, ülkesinden kopuyor. Bu lanet çemberinden nasıl kurtulacağız? Gerçeği görmek hatayı sonuna kadar yaşamakla mümkün. Yığın Avrupalılaşırken, aydınlar Türkleşmeli. Ve çalışmağa başladım. Spinoza kırk dört yaşında ölmüş. Nietzsche kırk dört yaşında delirmiş. Ben yolumu kırk dört yaşından sonra buldum.”</p>
<p>Din’in daha çok irfan, irfanın ise bilgi değil aşk olduğunu kavradığında bir kavşakta idi Cemil Meriç. Kronolojinin, aptalların tarihi olduğunu zaten önceden biliyordu. Medeniyetimizin durdurulmuş olduğunun farkında idi. Ölmemişti, uyuyordu, kendi ifadesiyle, zaman zaman rüya görüyordu. Bu medeniyet birikimini fark ettikçe yalnızlığı arttı. ‘Kendini tanımak, marifetlerin marifeti’ dediğinde, o muazzam birikimin içine düşmüştü.<br />
Kültürden İrfana…O’nun yorgun, çaba ile, çalışma ile geçen çileli ömrünün özeti bu idi. Şöyle diyordu : ‘İrfan, düşüncenin bütün kutuplarını kucaklayan bir kelime. İrfan, kemale açılan kapı, amelle taçlanan ilim.’ Bundan daha güzel bir armağan olabilir mi?<br />
Kitaplar arasında geçen, bilgiyle, kelimelerle, nakille dolu bir hayatın böylesi bir bilgelik bahçesine ermesinden daha güzel ne olabilir?<br />
Meriç, akıldan gönüle, bilgiden irfana ermiş bir dervişti. ‘Aldatmayan tek sevgili var dünyada: mutlak güzel’ deyişi bundandır. Kitabın ise, ‘istikbale yollanan meçhul’ olduğunu biliyordu.</p>
<p>Ondan kalan kitapların en muhteşeminin Jurnal oluşu bundandır. Zira, insanın düşünme macerası, kendi derginin hikayesidir. Hele varılan şey, ‘kendi gerçeğimizi kendi kelimelerimizle anlayıp anlatmak, her namuslu yazarın vicdan borcudur’ ise…</p>
<p>Ölümünden yirmiiki yıl sonra, başındaki göz kapanmış ama içindeki göz açılmış bu çilekeş düşünce adamını, kendi kelimeleriyle selamlıyorum :<br />
“Bir çağın vicdani olmak isterdim, bir çağın, daha doğrusu bir ülkenin, idrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem bir maziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü olmak isterdim, kelimeden, sevgiden bir köprü. Sanat düşüncenin, düşünce mukaddeslerin emrinde olmalı. Hakikat, mukaddeslerin mukaddesi.. Hakikat ve sevgi.”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://gokekin.com/bir-aydin-namusu-cemil-meric/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Enis Batur: “Yazmayı, bir varoluş biçimi olarak hayatımın merkezine oturttum”</title>
		<link>http://gokekin.com/enis-batur-%e2%80%9cyazmayi-bir-varolus-bicimi-olarak-hayatimin-merkezine-oturttum%e2%80%9d/</link>
		<comments>http://gokekin.com/enis-batur-%e2%80%9cyazmayi-bir-varolus-bicimi-olarak-hayatimin-merkezine-oturttum%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 30 May 2009 17:16:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Sadık Yalsızuçanlar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Derrida]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Enis Batur]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://gokekin.com/?p=2511</guid>
		<description><![CDATA[Şiirinizle akraba olduğunu sandığım Rilke, yalnızlığı yağmura benzetir; bir döngü, bir çevrim içinde, içimizden ve yeryüzünden buharlaşan, sonra tekrar yere inen ve akarsularda çağlayan bir yağmura...Şiir yalnızlığımıza ilişkin neler söyler, yalnızlığı daha da mı ağırlaştırır]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“İnsan gözdür ve bakıştır” diyen çok sayıda şair, bilge ve aziz var&#8230;Şiirinizin görselliğe değin boyutlarını da göz öne alarak sormak isterim, şair aslında bize gör(e)mediklerimizi gösteren bir vizyoner midir?</strong></p>
<p>Gördüklerimiz, görebileceklerimizin, görebilecekken göremediklerimizin ne kadarı? Bu soru bana önemli görünüyor. Bir defasında, şairin duruşundaki farklılığın, hayat karşısındaki algı ayarıyla bağlantılı olduğunu ifade etmiştim. <img class="alignleft size-full wp-image-2512" style="border: 1px solid black; margin: 10px;" title="enisbatur" src="http://gokekin.com/index.php?feedimage=wp-content/resim/2009/05/enisbatur.jpg" alt="enisbatur" width="314" height="227" />Çoğu kişi bir yere bakarken, o başka bir yere bakıyor, bakmayı seçiyorsa, duyarlılık bağlamında oluşmuş bir ayrışmadan söz edebiliriz. Demek ki, ikinci soru: Başınızı nereye çeviriyorsunuz? Biraz yanda durur şair, görünenin arkasına çevrilmiştir bakışı. Henüz gelmemiş, başını göstermemiş olanı görebilme olanağı yaratan bir meta/fizik konum. Aniden olmuyor hiç bir şey, bir hazırlanışı var. Şiirin önceleyici boyutu bu hazırlığa ilişkin sezgi gizilgücünü bir karşı-hazırlık biçimi olarak barındırmasından geliyor. Her şairde eşit ölçüde devreye girmeyen bir özellik. Kaldı ki, bir çok şair aslında şair değildir: Şiir, yazıldı diye olan şey sanılmamalı. Bir de: Şiir, bir tek şiirde olan şey sanılmamalı.</p>
<p><strong>Şiirinizle akraba olduğunu sandığım Rilke, yalnızlığı yağmura benzetir; bir döngü, bir çevrim içinde, içimizden ve yeryüzünden buharlaşan, sonra tekrar yere inen ve akarsularda çağlayan bir yağmura&#8230;Şiir yalnızlığımıza ilişkin neler söyler, yalnızlığı daha da mı ağırlaştırır yoksa ona başka bir şey mi yapar?</strong></p>
<p>Yalnızlıktan kaçanlar, yalnız kalma düşüncesinden ödü kopanlar vardır, kendilerini hem de nasıl sakınırlar. Öteki kutupta yalnızlığı arayanları, seçenleri, ona sığınanları biliyoruz.hangi kavimden olursak olalım, sağlam gerekçeler bulmakta zorlanmayız. Yağmur için de öyle: Erik Satie’nin şemsiyesini yağmurdan koruduğunu aktarmıştım bir seferinde. Şiirin bu çerçevede nabza göre şerbet dağıttı ortada: Kimin yalnızlığını azaltır, hafifletir; kimine yalnızlığın olanaklarını açar, varsıllığını sunar. Bana sorarsanız, ki bana soruyorsunuz, şairin en az bir burcu yalnızlığa aittir: Orada konuşulan bir dilin kelimelerine kavuşmuş, kendi sözdizimini, ezgisini, iç ritmini oradan çekip çıkarmıştır. Neden sonra, sözünü sesini paylaşıma açtığında, şiirini şişeye koyup gönderdiğinde, karşı kıyılarda bekleyenleri olur- aynı burçtandırlar. Bir anlaşma köprüsünün kurulduğundan söz edebilir miyiz bu durumda, hemen hemen her şeyin yanlış anlaşıldığı bid dünyada? Şiir, onu yazan ile okuyan arasına yerleşebilirse, yağmur sessizce yağmaya başlamış demektir.</p>
<p><strong>İbn Arabi, ‘ayrılığa ulaşabilseydik ona kendi acısını tattırırdık’ diyor, bu çaresizliğimizle şiir arasında nasıl bir ilgi kurulabilir?</strong></p>
<p>Bazı cümlelerin oluşması, ete kemiğe bürünmesi uzun ve yoğun zamanlara malolmuştur. Onlardan birine çarptığınızda sallanmaya koyulursunuz:Bir sarkaç hareketi hakim olur bünyenize. İbn Arabi’nin sözü, ancak yol fikri gelişmiş kişilere erişebilecek türden. Şu var:Hepimizin yol düşüncesi, güzergah felsefesi bir olmaz. Dolayısıyla ayrılık, aynı kalış, kavuşmama eşiklerimizde farklılıklar olabileceğini unutmadan bakmalıyız o söze. Benim gibi bir tek içindeki kıble noktasına göre yön ayarı yapma olanağıyla kısıtlı yaşayanlar için Şiir, acının seslendiği kaynak zaten. Derin ağıtlardan cılız serzenişlere giden bir gam perdesi. Yol, bize tınılarımızı biraz olgunlaştırmak için biraz vakit tanır. İblise göre İncil’den Abdal Düşü’ne otuz yıl geçmiş örneğin, ayrılık şarkılarımızı başka gırtlak hareketleriyle söylemeyi öğrenebilmiş miyiz? Ben hep, bir sabah uyanıp, kendimi yolumdan ayrı düşmüş bulmaktan korkmuşumdur, korkum elimden tutsun: Öğrenebilmiş miyim?<br />
<strong> Kadim zamanlarda şairlerin aynı zamanda büyücüler ve hekimler olmasının modern zamanlar için bir anlamından söz edilebilir mi? Şiir bizi iyileştirebilir mi?</strong></p>
<p>Elimize ulaşmış en eski kayıtlardan dün gecenin, herhangi bir gecenin haber bülteninin içeriğine giden çizgi gösteriyor: İnsan iyileştirilememiş. Ayrıca bir iblis yoktur bana kalırsa, içimizdedir. Kütüphanelerimizin raflarında yan yana duran bütün kutsal kitaplara, dindışı öğretilerin temel yapıtlarına bakalım: Neye yaramışlardır? Şiir kitaplarının sıralandığı raflara geçtiğimizde onu düşünüyorum: İrili ufaklı ruh sığınakları. Yeryüzü nüfusunun ne kadarı aralarında yaşıyor, iyimser olmak olanaksız o konuda. Kaldı ki Şiir de, bütün sanatlar gibi , kan dökmek uğruna kullanılabiliyor. Kutsal Yazılar gibi. Bu karamsar dünya görüşü, bu simsiyah Hayat’a bakış gene de kötülüğe teslim olmak anlamına gelmiyor. Sığınaklarım oldu. Şiir’in insan topluluklarının işine yaramadığını, kılavuzluk konumunu çoktandır yitirdiğini, kendisine güç bela bir varoluş alanı açabildiğini görmeme karşın, Şiir benim için ana sığınak oldu, kaldı.</p>
<p><strong>Dilin hem varlığın ikamet ettiği yer olduğunu hem de Farsça’da ve Orta Anadolu Türkçe’sinde ‘gönül’ anlamına geldiğini göz önüne alacak olursak, şiirin, intellectus’un yani kalpteki aklın sesi olduğu söylenebilir mi? Bu bağlamda Doğu şiir gelenekleriyle Rilke, Eliot, Claudel, Hölderlin gibi şairler arasında bir ruh yakınlığından söz etmek mümkün hale gelir mi?</strong></p>
<p>Şiiri ile bütün öteki ifade alanları arasında bağlantılar, ortaklıklar, komşuluklar bulunabilir, ama bir de, onu her şeyden ayıran bir özelliği olduğu söylenegelmiştir: Akıl ile Gönül arası salınan bir konumda gerçekleştiğine katılanlardanım. Bu görüşle bütün bütüne çelişik sayılsa da, öte yandan, Şiir bir dizi tekniğin, yapım işleminin sonucunda kurulduğuna göre, düpedüz zihinsel bir çalışmadır. ‘İyi şiir’in ele avuca sığmaz yanı, paradoksu ola ki akıl-gönül işbirliğinde aranabilir. Her ‘iyi şiir’bir dilin, bir kültürün ürünüdür, ister istemez ait olduğu bir zamanın belirgin ya da silik mührünü taşır-; buna karşılık ‘iyi şair’ kendini dilinin, kültürünün, çağının içine hapsetmez. Baştan beri ‘yabancı şair’ tanımlamasına anlam vermekte güçlük çektim. Okuduğum hiçbir şair yabancı değildir. Öyle olmasaydı, Başo’ya, Dante’ye de dokunamazdık.</p>
<p><strong>Yazının bir fotoğraf olduğunu söylüyorsunuz, bundan fotografik görüntünün ontolojisini mi ima ettiğinizi anlayalım yoksa genel olarak görmeyi-göstermeyi mi? Acı Bilgi’yi bu bağlamda nasıl değerlendirmeli?</strong></p>
<p>Baştan beri, imge-yazı çarpışmasının merkezinde durdum. 1975’ten iki kitabı örnek alalım, İblise göre İncil ile Ayna’yı; ilkinde görüntünün iğdiş edilmiş olmasından söz edilir, ikincisinde karşı karşıya yansıma düzeni aranır. Bazen farklıdır dilleri, çatışırlar. Bazen birbirlerini bütünler, çünkü yazı sanatında eksiltme esastır- her ne kadar yüklemeyi sevsem de, işin özünde söylenmeyen ya da görünmeyen, onun için de gösterilemeyen vardır. Bir süredir üzerinde yoğunlaştığım ‘Melekler Kitabı’ projemin kökündeki kaygı aynı: Nasıl olur da, görünmeyen varlıklar hep gösterilmek istenmiştir? Acı Bilgi konusunda, kitap yayınlandığından bu yana gerçekleştiremediğim öteki versiyona değinmeliyim: biliyorsunuz, perde sayfaları sayılmazsa, fotoğrafları pul kadar küçülterek kullanmıştım orada. Öteki versiyonda metni silerek fotoğrafları peşpeşe dizdim ve ortaya aynı anlatı çıktı, bana kalırsa başka türlü de olamazdı. Yazı, harf kullanmadan, imgeler belli bir eksen yaratarak düzenlendiğinde de gerçekleşebilir, öyle birkaç “iş” hatırlıyorum tezgahta.</p>
<p><strong>Şiir, insanın öteki gözü olarak geziye çıkıyor sanırım. Bir hücrede yıllarca daracık bir mahpeste yaşasa da dünyanın farklı bilinç ve kültür coğrafyalarına, tarihe ve soyut alemlere gidebiliyor&#8230;Bu nasıl bir alıcı aygıttır? Bunu yapan zihin midir, bilinç midir, gönül müdür, düş müdür, akıl mıdır, yoksa bütün bunların toplamı mıdır?</strong></p>
<p>Göz aynı da, bakış farklı. Bir organın kullanımını ayrıştıran, taban tabana zıt perspektifler yaratan duruş özellikleri hangileridir: Şairin konumunu oturtabilmek için bu soruya yanıt aramak gerekiyor. Göz, sonuçta dışa açılan bir odak, bir pencere, bir alıcı aygıt. İçeride olup bitenlerden bağımsız değil. Beynimizdeki, sinir sistemimizdeki, başka iç organlarımızın kimyasal denklemlerindeki hazırlıklardan, kendini koyuşlardan soyutlayamayız gözü. Nasıl bakılırsa, öyle görünüyor, gözüküyor evren, dünya, Hayat. Her durumda, hazırlık bizim yatırımımızın bir ürünü; duyarlık varsıllığımıza ya da yoksulluğumuza sıkı sıkıya bağlı. Benim gözlemim, deneyimim çocukluk yıllarından başladığını gösteriyor yol ayrımı çizgisinin. Yanınızdakilerin esgeçtiğine yaklaşıp dokunmanızı sağlayan bir kenara çekilmeniz, oradan bakmayı bilmeniz söz konusu- kitaplardan öğrenilen şeylerden değil bu, aileden gelen bir özellik değil. Ayrılışın gizi çocuklukta bekliyor, ona kavuşamazsınız.</p>
<p><strong>Sizin meraklarınıza, arayışlarınıza ve sorularınıza yetişmek, onları izlemek bile çok yorucu olabiliyor. Nesneler, mekanlar, temalar, türler, yeni türler, insanlar, yüzler, eller, çakmaklar, merdivenler, şehirler, kitaplar&#8230;nice nice izleri sürüyor, arıyor, araştırıyor, soyutluyor, uyduruyor, kuruyor, anlatıyor, bozunduruyor, yeniden inşa ediyorsunuz&#8230;Bu sonugelmez arayış ve meraklar nereden geliyor, bu yolculuklar sizi yormuyor mu, bu ‘pürüzsüz pürüz’lerden usanmıyor musunuz, ‘martılar gibi mi yapıyor, bir yükselip bir alçalıyor, bozulacak bir denge için altın nokta mı arıyorsunuz’, bunun sonu yok mudur?</strong></p>
<p>İlgili okur, benim ‘okul’la bağlantılı yazdıklarımı anımsayacaktır. Eğitim yıllarında başım hoş olmadı o kurumlarla, bir müfredatın varlığı insanın özgürlüğüne vurulan en ağız zincirdir, diye düşünüyorum: Genci açılmaktan alıkoyan, bir kafese kapatan, dayatmacılığın öne çıktığı bu sistem beyne ve imgeleme üniforma giydiriyor. Hayatımın ana motorunun sınırsız merakın sağladığı yakıtla çalışmasını büyük şansım saydım hep. Bunun arkasında bilinçle yapılmış bir seçimin yattığını söyleyecek değilim, daha çok bir yapı, bir karakter özelliği söz konusu. Hep vurguladım: Yaşarken en önemli amaç, başkalarına zarar vermeden mutlu olmanın yolunu bulmaktır. Merak susuzluğum, kilidin çilingiri oldu. Gelgelelim, yoruyorsam, öyle diyorsunuz, zarar veriyorum demektir, bakın buna üzülürüm. Öte yandan, mutsuz yaşasaydım, hem kendime, hem ötekine daha fazla zarar vermez miydim? Benden yorulanların uzaklaştıklarını görmek huzur duygusu yüklüyor içime, yorulmaktan haz duyanların uğramaları, konaklamaları kıvanç duygusu aşılıyor, böyle sürüp gidiyor devran. Beterin beteri: Merak azalırsa, biterse tükenirse, yiter giderse?</p>
<p><strong>Neden, ‘Herkesin hayatında/ içindekileri unuttuğu, umduğu/ bambaşka kutularda aranacak/ eşya, söz ve işaretler kalmalı?</strong></p>
<p>Sandık, bir anlamda bellek. Onun somutlaşmış uzantısı. Ne çok sakındığımız, kendimizden bile sakındığımız yaşam ve yaşantı kesiti biriktirmişizdir. Çetrefil bir yumak oluşturur insanın sırları. Küpler dolusu anı toplanmıştır kenarda. Bir ses, bir hareket, dışarıdan gelen bir hamle onlardan birini canlandırıverir, tetikleme işlemini başlatır., eşyada, irili ufaklı nesnelerde bu türden bir gizilgüç barındığı için her birini tutmuşuzdur. Atarak her şeyden uzaklaşarak yaşayanlar tanıdım, böyle biri değilim, tam tersine tıkabasa dolu bir depo kuşatıyor beni. Çoğu, çekip gittiğimde, anlam alanı boşalacak, yükünü terk edecek işaretlerdir. Acılı yanları ağır basanlar, sözgelimi anamın saç telleri bile bir tür güvence duygusu veriyor bana- unutmayı sevmem hiç.</p>
<p><strong>Eleştiriyorlar ama bana kalırsa az yazıyorsunuz ve keşke daha çok yazsanız ama arada benim de zihnime takılmıyor değil, ‘uzan dedi, uzan Enis, tam bir gece için biriksin sesin’le çelişiyor mu çok yazmanız?</strong></p>
<p>Benim ‘yazı’yla ilişkim çok izanlı olmadı, yazmayı bir varoluş biçimi olarak hayatımın merkezine oturttum. Okurla bağlantımda da stratejiden eser yoktur: Yetişemiyormuş, bıkmışmış, aşırı buluyormuş, vız gelir tırıs gider açıkçası, kalan sağlar bizimdir! Paradoksa gelince, başkalarını bilemem, ben biriki temel paradoksun pençesinde yaşayageldim bugüne dek. Bunlardan biri de, yazı bağlamında, ‘azın azı’yla ‘delicesine’ arasında salınan ruh haline bağlı olarak yakama yapıştı baştan beri. Ortalama akla sahip bir yazı adamının, çok yazmaya erdem kaftanı giydirmeyeceği açıktır. Cioran, bizden olsa olsa birkaç çekirdek-cümlenin, çekirdek-mısranın kalacağını söylemişti. Çelişki çözülmüyor, sürüp gidiyorsa, bizi ya örseliyor, ya da ayakta tutuyor demektir.</p>
<p><strong>‘Tılsım’ nedir, ‘trajedi’ nedir, kalemin iki ucundaki?</strong></p>
<p>Auschwitz trajedi, Auschwitz sonrası şiir yazmak tılsımın ta kendisi. Yeryüzünde acı üreticiler var, hemen hep muktedirler safında yer tutanlar bunlar. Ahlaklı yaşamayı beceremiyor insanoğlu, haksızlık düzenini korumasa bile çözemiyor çoğu yerde. Buna karşın, tam bir çözülme baş göstermiyorsa direnenler olduğu için. Tılsım, dinlendiricilerin, dindiricilerin elinde hala. Bu yaklaşım ne denli aymaz olduğumu, kaldığını kanıtlıyor, farkındayım.</p>
<p><strong>Derrida’nın dikkatimizi çektiği tehlikeye düşmemek, bir yerden alıntı yapmamak için ne yapmak gerekir, sizin kurcalayıcı, sorgulayıcı, tersyüz edici, mütecessis tutumunuz, basiretimizin bağlanmasına ilişkin uyarılarınız bu kaygıdan mı kaynaklanıyor, yoksa bu sizde zaten mizaç mı idi?</strong></p>
<p>Şüphesiz mizaç önemli, ama, bir o kadar azmi dik tutan uyanık kalma isteği, iradesi ile donatılmak da gerekiyor. Bu hayata katlanmaya, sürüklenmeye, dibe çökmeye gelmedik, ayakta kalmak için emek harcamalı, uğraş vermeli, haklılığı korumak için çabalamalıyız. Doğru ve iyi tek bir kaynaktan devşirilebilseydi, buna inananların dünyayı cehenneme dönüştürmeleri mümkün olmazdı. Olduğunu ve olacağını öğrendik oysa. Bu durumda, bırakın başkalarınkine, kendi kaynaklarıma nasıl körükörüne güven duyabilirim? Her gün, her an gözden geçirmemiz tek çıkış yolu sanırım.</p>
<p><strong>“İşyerinde sensikas yapıldı. Ben masamda osuruyordum, şef gelip “seni çok sakdir ediyorum fakas salihsiz bir adamsın” dedi. Kimse bana saksik vermediği için onu yanıslayamadım, bereket kimse konuşmamıza sanık olmadı, çıkıp lonaksaya gissim. Salaş böreği ısmarlayınca garson “sen binemli saşak mı geçiyorsun” diye kızdı, “bir selefon edebilir miyim?” diye sorunca da siksinerek surasıma bakıp “siksir gis!” diye bağırdı. Sası sarağı sopladım. Gerçekten de salihsiz bir adamım.” Türünden denemeler neden bizim edebiyatımızda azdır?</strong></p>
<p>Birincisi, bizim edebiyatımızda gereğinden fazla ciddiyetten ölme eğilimi olduğunu düşünüyorum. Kasvetten geçilmiyorsa, yeri sululukla dolduruluyor. Leiris, mizahın büyük ciddiyet istediğine, ciddiyetin mizaha muhtaç olduğuna dikkat çekmişti. İkincisi, edebiyat ortamlarına musallat olan kalıpların, kural tapıncının baskın yanının ağır bastığını görüyoruz. Arada silkinmek ve silkelemek iyidir. Yazı adamı, kendisini kuşatan atmosferle iyi geçinme kaygısına teslim olmamalı.</p>
<p><strong>Şiirinizin coğrafyasına Nil, kandil, tuğralar, periler, doğu, Batı, İblis, İncil, sarnıç, opera, abdal, Babil, patates, kediler, krallar, Troya, Viyana, Hafız, Rilke, Hatay, Rolls-Royce, Gesualdo, Akabe, Perec, Baselitz, Cehennem, makas, Ecinni, Frenhoferolmak,, New York, Paris, bukalemun, kravat, elma, Gutenberg&#8230;girebiliyor. bu çeşitliliği neye bağlamamız gerekiyor?</strong></p>
<p>Yazmak, yazı yoluyla bir başka dünya kurmaktır. Her birimiz, mevcutlarının yerine yepyeni haritalar çizer, alabildiğine farklı enlem boylam kesişmeleri yaratır. Benim haritamda Nil İç Anadolu’dan geçer, Rilke Rolls-Royce kullanır, viski şişesine süt doldurulur, makas keseceğine diker, geceyi iki güneş birden aydınlatır, Ölüm kravat takar, Hayat çırılçıplak dolaşır. Hepimize sınırlar gösteriliyor, çocukluğumuzdan başlayarak. Ben onları bir türlü sevemedim, elimden geldiğince ihlal etmeye çalıştım. Etrafımı zenginleştirmek istemişim besbelli: Eşeklere, toplu iğnelere, takımadalara, nereye gittiği belirsiz göktaşlarına, kitaplara, ezgilere, seçtiğim insanlara bağlanmışım. Doğrusu budur diyemem, herkese kendi doğrusu.</p>
<p><strong>Dünya şiirini, resmini, bir çok sanat ve düşün alanını, sanatçıları, yazarları, akımları, biçimleri, deneysel çabaları, öncü çalışmaları izleyebiliyorsunuz. Bu anlamda ülkemizin okur-yazarlarının tutumunu- durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz, bu durum bize ne kazandırıyor/ kaybettiriyor?</strong></p>
<p>Bireylerin seçimine karışılmaz, karışılmamalıdır. Dileyen gözünü küçük bahçesine diker, ötesine bakmaz. Dileyen, faltaşı gözlerle, Evren’in her köşesini kolaçan eder. Buna karşılık, toplumların kapalı olması, kalması dramatik sonuçlara yol açabilir. Türkiye, komşularını bile tanımaya yanaşmayan özellikleri, şişinik milliyetçiliğiyle kafesi andırıyor. Bunca parmaklıkla kuşatılıyken horozlanıyoruz bir de. Yabancımız saydığımız her kültüre nefret, öfke, haset ile bakıyoruz. Öte yandan, geniş kitlenin izlediği televizyon kanallarında Amerikan dizileri, Bundesliga maçları, Oscar ödülleri baştacı ediliyor, bütün eğlence programları harfi harfine Batı’dan çalınıyor. Her türlü ‘marka’nın tusağı bir tüketim ağı egemen. Peki, evrensel kültüre açılan kaç penceremiz var? Kaç kişi o pencerelerden sağa sola bakıyor? Çeyrek yüzyılı aşkın bir süre bu zihniyet tıkanıklığına karşı savaştım, ağzımın payı verildi, geri çekildim. Ama, bütün pencerelerimi açık tutmayı sürdürüyorum, sürdüreceğim.</p>
<p><strong>Derrida’yla tanışıklığınızı biliyorum. Ölümüyle dünya ne kaybetti?</strong></p>
<p>Sermaye merkezli dünya düzeni, hayatımızı kabusa çevirdi. Gelgelelim, canalıcı bir getirisi oldu: Yaşadığımız dönemin düşünsel, sanatsal, yazınsal serüvenleriyle sıcağı sıcğına, birebir temasa geçme olanağımız oldu. Bu tanışma zemininin oluşmasını bizim kuşağın şansı sayıyorum. Derrida’nın gücünü yalnızca kendisini önceleyen temel metinleri yeniden, farklı bir optikle okuyup yorumlamasıyla sınırlayamayız. Çağdaşı başka düşünürlerle, sözgelimi Foucault’yla, Deleuze’le birlikte karşımızda tumturaklı bir vicdan terazisi yarattılar. Felsefe, nicedir bir akıl yürütmeden, bir ussal alıştırma disiplininden öte bir etkinlik alanıydı. Derrida gibileri okur kimliğimizin sorumluluk alanını genişletmiş, derinlik kazandırmışlardır ona. Öldüklerinde hiçbir şey yitirmeyiz: Her birinin izleri içimize işlemeyi sürdürecek, bizden sonrakileri de besleyecektir. Şüphesiz biz yaşarken çekip gidenlere, bizi o yolda önceleyenlere yönelik bencilce bir yalnızlık duygusu içine düştüğümüz doğrudur. Octavio Paz’la ilgili bir yazımda belirtmiştim: Tanışıyor olmasak da, kimi insanlarla aynı zaman dilimini paylaşmak ayrıcalıklı bir durum, bundan yoksun kalmak yaralıyor ruhumuzu.</p>
<p><strong>Yazmayı şehvetle seven biri olarak okur(unuz)a ilişkin neler söylersiniz, neler düşünüyor, hissediyorsunuz Türkiye okuruna ilişkin, okurlarınıza ilişkin?</strong></p>
<p>Okur, bakar, dinler olarak neysem, yazar olarak oyum: Etiket fiyatı sayılmazsa, hiçbir maddi karşılığı aranmayan bir alışveriş ilişkisine dayanıyor varoluş biçimim. Öylesine zenginim ki, bir parça zenginlik katıyorsa birilerine ürettiklerim, gönenç duyuyorum. Her zaman küçük nüfuslu ama pasaport sınırı tanımayan bir kabilenin üyesi saydım kendimi. Sistemin sıkıştırdığı, erişme güçlükleri yaşattığı, paylaşım alanlarını daralttığı gerçek. Arada yakındığım olur. Genellikle, bu kadarına şükrederim. Gecikerek, zorlanarak da olsa karşılaşılabiliyor hiç değilse. Malumun ilanı: İşlerimiz karakamuyu zaten ve bereket, ilgilendirmiyor. Kıyıda kenarda, iyi-kötü, yaşamamız ve ilişkiye girmemiz engellenemiyorsa, devran sürecek demektir.</p>
<p style="text-align: right;"><em><strong>Konuşturan<br />
Sadık Yalsızuçanlar</strong></em></p>
<p style="text-align: right;"><em><strong><br />
</strong></em></p>
<p><em>Bu söyleşi Külöykü, Nisan. 2009  sayısında yayımlanmıştır.</em></p>
<p><em><br />
</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://gokekin.com/enis-batur-%e2%80%9cyazmayi-bir-varolus-bicimi-olarak-hayatimin-merkezine-oturttum%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Yalçın Koç: “İnsan, insanlığını maya ile bilir”</title>
		<link>http://gokekin.com/prof-dr-yalcin-koc-%e2%80%9cinsan-insanligini-maya-ile-bilir%e2%80%9d/</link>
		<comments>http://gokekin.com/prof-dr-yalcin-koc-%e2%80%9cinsan-insanligini-maya-ile-bilir%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 28 Apr 2009 22:03:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Sadık Yalsızuçanlar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Maya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://gokekin.com/?p=2439</guid>
		<description><![CDATA[İnsan, insanlığını maya ile bilir. Maya olmadan insandan bahsedemeyiz. İnsanın kendini bilmesinden de bahsedemeyiz. Maya, esastır, özdür. Mayasını, aslını esasını bilen, gönlüne gelen, gönlüne çalınan kelamı bilen kendini bilir. Kendini bilmenin insan olmanın esası ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>‘Anadolu mayası’ kavramlaştırması ile neyi kastediyorsunuz? </strong></p>
<p>İnsan, insanlığını maya ile bilir. Maya olmadan insandan bahsedemeyiz. İnsanın kendini bilmesinden de bahsedemeyiz. Maya, esastır, özdür. Mayasını, aslını esasını bilen, gönlüne gelen, gönlüne çalınan kelamı bilen kendini bilir. Kendini bilmenin insan olmanın esası mayadır. <img class="alignleft size-full wp-image-2440" style="border: 1px solid black; margin: 2px 6px;" title="anadolu" src="http://gokekin.com/index.php?feedimage=wp-content/resim/2009/04/anadolu.jpg" alt="anadolu" width="314" height="223" />Maya demek öz demek. Maya ile kastettiğimiz burada metafordur. Maya ile kastedilen Anadolu’ya Türkistan’dan gelen kelamdır. Bu kelam Anadolu’yu mayalamıştır. Bununla kastettiğimiz de insandır. Bu kelam olmadan beşerden insan olarak bahsedemeyiz. Anadolu’nun esası özü bu mayadır. Mayadır ne yapar. Nasıl yoğurt yaparız. Mesela yoğurdun bir mayası vardır. Sütü uygun koşullarda ısıtır ve maya çalarız. Maya çalındığı şeyi, sütü dönüştürür neye, yoğurda dönüştürür. Yani çalınan şeyin kimliğini değiştirir. Kimlik nasıl değişir. Özünü değiştirir. Özünü değiştirmek yoluyla değiştirdiği şeye birlik verir. O birlik itibariyle mayalanmış şey, dönüşmüş bir şeydir. Esası özü de o dönüşmüş şeyin ona çalınan mayadır.</p>
<p>Kültür ile maya arasındaki fark nedir?</p>
<p>Mesela yoğurt mayalamakla, ıspanak ekmek arasında bir ayrım yaparak anlatabiliriz. Ziraat, tarla kültürüdür. Kültürel örnek vermek istersek bunun güzel örneklerinden birisi ziraattir. Tarlaya mesela ıspanak tohumu ekeriz. Uygun koşullarda bu tohumlar yeşerir, ıspanak olur. Ispanakları devşiririz. Devşirmediklerimiz, tohumlarını verir. Vakti zamanı gelince de bunlar<br />
ölür veya tarladan söker alırız. Bu süreç bir kültür sürecidir. Bu süreç itibariyle bir kimlik değişmesi ortaya çıkmaz. Tarla tarla olarak kalır. Ispanağın tarlada yetişmesi yetiştiği ortamı dönüştürmez. Ona yeni bir kimlik vermez. Kültürü kabaca ifade edersek, esasa, öze dair bir kimlik oluşturmaz. Halbuki maya öyle değildir. Süte yoğurt mayası çaldığımızda ve tuttuğunda yoğurt olarak dönüşmüştür artık geriye süt kalmaz. Sütün kimliği değişmiştir. Başka bir şey olmuştur. Maya bu itibarla çalındığı şeyi dönüştürür. Ama nasıl dönüştürür? Farklı farklı şeyler olarak değil, birlik vererek. Mesela inek sütünü, keçi sütünü karıştırıp mayalarsak ortaya çıkan yoğurt keçi, inek, koyun yoğurdu değildir. Bir tek yoğurttur. Birliği de bu şekilde düşünebiliriz. Ama kültürde bu manada bir birlik düşünemeyiz. Kültür daha ziyade dışsal koşullarla alakalıdır. Dışsal değişimlerle alakalıdır. Maya içle alakalıdır. Asıl maya ile kültür arasındaki asli fark da budur. Mayanın içe mahsus olması, kültürün dışa mahsus olması. Bu bakımdan Greko-Latin-Kilise dediğimiz diyarın esası dışa mahsustur. Anadolu’nun esası ise içe mahsustur.</p>
<p><strong>Cümle varlığın birliği ve beraberliğidir Anadolu mayasının esası? Değil mi?</strong></p>
<p>Çünkü Anadolu mayasının esası Türkistan’dan gelen kelamdır. Kelam söz değildir. Önce bu ayrımı dikkatli bir şekilde yapmamız gerekiyor. Söz, konuştuğumuz dile, lisana mahsustur. Fikirdir, düşünceye mahsustur. Düşünceye bağlıdır. Halbuki kelam gönle mahsustur. Gönül işidir. Mahalli gönüldür. Gönülde gelir, gönüle iner. Fikrin, düşüncenin, sözün, dilin mahalli zihindir. Buradaki ayrım gönül ve zihin ayrımı olmuş oluyor.</p>
<p>Kelam ve söz ayrımı önemlidir. Kelam ve söz ayrımını anlamadan mayanın ne olduğunu anlayamayız. Ne olduğunu anlamadan da insanın ne olduğunu bilemeyiz. Bu bakımdan ayrımı dikkatle yapmamız gerekiyor. Demin onu söyledim. Söz dile mahsustur, düşünceye mahsustur, kelam gönüle mahsustur. Ancak bizim anladığımız manada dilsel unsur değildir kelam. Kelam cevherdir de diyebiliriz ama bunu dikkatli şekilde açmamız gerekir. Bu da çetin bir meseledir.</p>
<p><strong>Anadolu’yu mayalayan ‘kelam’ın kaynağının Türkistan olduğunu söylüyorsunuz…</strong></p>
<p>Kelam, Anadolu’ya mahsustur. Kelamın, Anadolu mayasının kaynağı Türkistan’dır. Türkistan’da Yesi’de yetişmiş, büyümüş bir yüce insana mahsustur. Bu kelamın kaynağı kadim demde hatem olan kelamdır. Yani ilk demde son olan kelamdır. Bu itibarla araya başka bir safha koyamayız. Kelamdan bu şekilde bahsetmez isek, kelamı esas, asıl, öz, cevher olarak düşünemeyiz. Dolayısıyla kadim demde hatem olan kelam, kadim demde hatem olana mahsustur. Ona aittir. Ona gelmiştir ve söz olarak o söylemiştir. Bu itibarla esası bakımından herhangi bir sosyolojik unsura da tabi değildir. Kelamın sosyolojik hiçbir yanı yoktur. Kelamı biz beşeriyetin herhangi bir safhasına bağlamak istersek, kelamın esasına uymayan şeyler söylemiş oluruz. Kelam zamana tabi değildir. Aksine zamanın tamamını kuşatır. Yani diyemeyiz ki kelam şu tarihte geldi. O tarihte söylenen kelamın sözüdür. Tarihe bağlı olan kelam ile alakalı sözdür. Onu kadim demde hatem olan söz olarak telaffuz etmiştir. Söz olarak telaffuz etmesi de sadece ona mahsustur.  Bu sebeple, kelamın sözünü, kelamın sahibinin telaffuz ettiği tarihe bağlayabiliriz. Ama kelam zamana bağlanamaz. Bu bakımdan da kelamdan kadim demde hatem olan kelam diye bahsederiz. Ne önceki bulunur ne sonrası bulunur. Bu şekilde de söyleyebiliriz. Bu bakımdan beşerin düşünmek ve söylemek yoluyla idrakinin ötesindedir kelam. Çünkü beşerin sözü ve söylemi zamana tabidir. Zamanın kaydı altında şekillenir. Oysa kelamı bu manada bir kaydın altına alamayız. Alır isek o zaman kelam olmaktan çıkartırız. Tabi bunun çok sıklıkla yapıldığını ve Aristoteles’in etkisinde yüzyıllar boyunca, demin anlattığım manada kelama büyük zararlar verildiğini görüyoruz. Ayrıntılı olarak da açabiliriz, anlatabiliriz.<br />
Bu bakımdan söz zamanın kaydı altındadır. Düşünceye ve idrake bağlıdır. Kelam bunların hiçbirinin kaydı altında değildir. Ve sadece sahibine mahsustur.<br />
Kelamın sözünü kelamın mahalli söyler. Kelam kime gelmiş ise eksiksiz olarak o sözü teşkil eden söze, dile döken kelamın mahallidir bu anlamda.</p>
<p>Mahal ile yer farklıdır. Yer, herhangi bir şeye mahsus değildir. Bir yerde sandalye vardır, sandalyeyi oradan alırsınız oraya bir masa yerleştirirsiniz. Dolayısıyla yer yerleştirilene tabi bir şey olarak düşünülemez. Halbuki mahal, kelama tabidir. Yani kelamın indiği yere bir başka şey yerleştiremezsiniz. Sadece kelama mahsustur. Onu oradan aldım, yerine bunu koydum diyemezsiniz. Bunun da anlamı şudur. Kadim ve hatem olan sahibidir kelamın, anlamı budur.</p>
<p>Batı dediğimiz şeyin esası iki dildir : Biri Grekçedir, öbürü Grekçedeki kavramların geliştirilmesi ve genişletilmesi sonucunda oluşturulan Latincedir. Bu iki dilde konuşanların, yazanların, düşünenlerin, söyleyenlerin ürünlerinin kiliseyle çerçevelenmesi, kiliseyle zarflanması ki buna Greko-Latin-Kilise diyarı demekteyiz. Bu diyarın esası fikriyattır. Sözdür. Bu diyarda kelam bulunmaz. Halbuki Anadolu’nun esası mayadır yani kelamdır. Yani Greko-Latin-kilise diyarındaki, bol bol düşünür, bol bol konuşur yazar, çizer ama özü yoktur. Anadolu’da mayalanan konuşursa çok az konuşur, söylerse çok az söyler. Çoğu defa hiç söylemez. Ama özü vardır. Aradaki fark bu şekilde anlatılabilir.</p>
<p><strong>Batı insanı ile Anadolu insanını kıyaslar mısınız?</strong></p>
<p>Batıda insan yoktur. İnsan olmak için özünü kelam kılmak gerekir. Kelamdan doğmak gerekir.<br />
Ana hatlarıyla söylersek iki doğuş düşünebiliriz. Birisi biyolojik doğuştur ana babadan doğuş. Öbürü de maya itibariyle söylersek asli doğuştur, kelamdan doğmaktır yani insan olmaktır. Kelamdan doğmayan Anadolu anlamında insan olamaz. Yani eli vardır, ayağı vardır kaşı gözü vardır ama bu öz itibariyle insan olmak demek değildir. Öz itibariyle insan olmak demek özünü kelama bağlamak demektir. Kelamdan doğmak demektir. Batıda bu anlamda ne öz vardır, batıdan kastettiğim tekrar söyleyeyim Greko-Latin-Kilise diyarında ne bu anlamda öz vardır ne de Anadolu’daki anlamında insan vardır.<br />
İnsan Anadolu’ya mahsustur. İnsan olmanın esası kelam ile mayalanmaktır.<br />
Bu Anadolu’dadır. Benzeri başka hiçbir diyarda bulunmaz. Anadolu’ya mahsus bir iştir.<br />
<strong><br />
Nasrettin Hoca’nın göle maya çalmasının anlamı nedir?</strong></p>
<p>Nasrettin Hoca kelam ile Anadolu’yu mayalayanlardandır ama anlayabilene, ama mayalanabilene. Hem güleriz hem mayalanırız. Yani Nasrettin Hoca’nın sözünü gönlüne maya edebilen elbette ki Anadolu’da mayalanır. Hoca’nın işi de budur.<br />
Nasrettin Hoca düşünce ile gönül arasındaki ayrımı ortaya koymaktadır. Anadolu gönül üzerinden yürür. Nasrettin Hoca’nın yaptığı gündelik hayatın içinden gelen manzaralar yoluyla kelama mahsus hakikati anlatmaktadır. Güldürmek tarafından. Ağlatmak yoluyla da olur. Merkebe niye ters biner. Gösterir. Görün bakın der. Merkep sizin düşüncenize benzer. Siz düşündüğünüzde aynen merkebe ters binmiş biri gibi gidersiniz önünüzü görmezsiniz sadece katettiğiniz yolu görürsünüz, etrafı göremezsiniz. Düşünce böyle çalışır ama gönül başka türlü çalışır. Gönlün esası farklıdır. Düşüncenin esası farklıdır. Gönül söze gelmez. Düşünceye kapalıdır. Yani düşünmek yoluyla, dil yoluyla analitik olarak gönlü açamazsınız. Eğer bunu açmak mümkün olsaydı, Greko-Latin-Kilise diyarının düşünürleri, mütefekkirleri Anadolu’ya gönül ehli olurlardı. Oysa bu manada hiçbir mütefekkir Anadolu’ya gönül ehli değildir. Çünkü düşünmek yoluyla, analiz yoluyla, rasyonalite yoluyla hakikati çerçeveleyemezsiniz. Kelamı kuşatamazsınız, zaptedemezsiniz o anlamda.</p>
<p><strong>Dil nedir?</strong></p>
<p>Teologyanın Esasları kitabımda anlattım dilin ne olduğunu. Dilin ne olduğunu dile bakarak açamazsınız. Dilin ne olduğunu anlayabilmek için nazariyata bakmak gerekir. Nazariyat nedir sorusunun cevabını aramak gerekir. Dil bu itibarla bakacak olursak nazariyattan düşenin seyretmek aracıdır. Dil bir seyretme işidir, manzara seyretme işidir.<br />
Türkçe şunun için önemlidir. Türkçe kimliğimizin omurgasıdır. Sebebi, Türkistan’dan gelen kelam Türkçe gelmiştir. Ancak burada şöyle bir yanılgıya düşmemek gerekir. Türkistan’dan Türkçe gelen kelam, kadim demde hatem olan kelamın Türkçe’ye tercümesi, tefsiri meali olarak düşünülemez. Türkistan’dan Türkçe gelen kelam, kelamın gönlünde açıldığı yüce insana mahsustur. Kadim demde hatem olan kelamdır ve Türkçe olarak açılmıştır. Bu tefsir değildir, tercüme değildir, meal değildir. Ve bu açıdan da Anadolu kimliğinin esasıdır. Anadolu kimliğinin omurgasının Türkçe olması etnografik bir düşünce şekli olarak düşünülemez. Kelamın etnografyayla hiçbir alakası yoktur. Irkla, cinsle hiçbir alakası yoktur. Kelam geneldir. Umuma mahsustur. Herhangi bir ayrım gözeterek kelam inmemiştir. Ancak açılışı Türkçe’dir. Bu kelamı Anadolu’da Türkçe ifade edenler doğup yaşamışlardır. Bu kelamın Türkçe olarak açılmış olması, tercüme yoluyla asla ve esasa bağlanabilecek bir husus da değildir. Bunu rasyonel olarak, analitik olarak, bir dil analizi yaparak çözümleme yaparak aslına geri götüremezsiniz.</p>
<p><strong><img class="size-full wp-image-2441 alignright" style="border: 1px solid black; margin-left: 6px; margin-right: 6px;" title="maya" src="http://gokekin.com/index.php?feedimage=wp-content/resim/2009/04/maya.jpg" alt="maya" width="170" height="258" />Bir yapı nasıl esere dönüşür?</strong></p>
<p>Yapıyla kastettiğimiz herhangi bir manada malzemenin birbirine bağlanmasıdır. Bir bireşim içerisinde ürüne dönüştürülmesidir. Bu manada; bir evden, bir besteden, bir edebi metinden, bir matematik teoreminden bir mantık teorisinden birer yapı olarak söz edebiliriz. Kastettiğimiz ise insandan gelen izdir. Dolayısıyla soru şunu sormaktadır. Bağlanmış malzeme ile insandan gelen arasındaki fark nedir? İnsandan gelen iz ile kastedilen gönüle mahsus olandır. Yani kelam ile, maya ile, öz ile alakalı olandır. Siz bir malzemeyi diyelim, taşı, tuğlayı, demiri statik hesaplar yaparak doğru bir şekilde yapıya dönüştürebilirsiniz. Bu yapının kendi parçaları itibariyle tanımlanan, içi vardır, dışı vardır. Kendi parçaları itibariyle zemini vardır. Duvarları vardır ancak yapının doğru, kurallara uygun şekilde yapılmış olması bunun eser olması anlamına gelmez. Mesela gotik mimariyi düşünelim. Gotik mimaride unsurlar malzeme olarak ustaca birbirine bağlanmıştır ve bir bütünlük tesis edilmiştir. Ortaya çıkan bir yapıdır ama ortaya çıkanın bir eser olabilmesi için- demin söylediğimiz- iç-dış ayrımının giderilmiş olması gerekir. Esere dönüşebilmesi için yapının aşılması gerekir. Yapının aşılması demek, yapı üzerinden yapıyı kuranın gönlüne temas edilmesi demektir. Mimar Sinan’ın bir eserini seyrederken siz Mimar Sinan ile birlikte olduğunuzu hissederseniz o yapının ne içi, ne dışı kalır ortada taş da kalmaz ortaya bir eser çıkar. Yani ustanın gönlünden gelen iz çıkar. Bu tarzda bir ayrım Greko-Latin-Kilise diyarına mahsus estetik kuramlarında bulamayız. Çünkü o diyara mahsus estetik kuramlarının esası özetle söylersek subjektif hissiyattır. Yani sizde uyandırdığı beğeni duygusudur. Sizde ne ölçüde duygulara yol açtığıdır. Halbuki eserin bu manada duyguyla bir alakası yoktur. Eser bir görüştür. O izin görüşüdür.</p>
<p>Kelamın olmadığı yerde eser olmaz. Eser, insanın olduğu yerde vardır. İnsan kelamın olduğu yerde vardır. Her ne yerdir ki orada kelam yoktur, orada insan da yoktur. İnsanın olmadığı yerde usta da yoktur, ustanın olmadığı yerde gönülden gelen iz olarak düşündüğümüz eser de bulunmaz. O sebeple Batıda yani Greko-Latin-Kilise diyarında seyrettiklerimiz, dinlediklerimiz bu manada eser değildir.<br />
Yani şu vardır Batıdaki yapı kurallarına uygun yapılmıştır. Yani müzikolojinin kurallarına, harmoninin kurallarına, mimarinin, estetik anlayışın, simetri kurallarına uygun bir şekilde inşa yapılır. Ancak bunların hiçbirisi yapıyı esere dönüştürmez. Yapının düzgün, doğru, sağlam bir yapı olmasını temin eder. Ama bunların hiçbirisi eser için yeter şart değildir. Bir yapının eser olabilmesi demin dediğim şartlara bağlıdır.<br />
Kelamın olmadığı yerde insan olmaz, insanın olmadığı yerde usta olmaz, ustanın olmadığı yerde de eser olmaz.<br />
Eser Anadolu’ya mahsustur. Greko-Latin-Kilise diyarında eser yoktur. Düzgün yapılar vardır ama o düzgün yapılar kastettiğimiz manada eser değildir.<br />
Mimar Sinan’ın bu kadar muhteşem eserler yapmasının sebebi nedir?<br />
Mimar Sinan Anadolu’da mayalanmıştır. Mimar Sinan bir insandır. Mayası olan, kelamdan gelen bir insandır. Ve büyük bir ustadır. Bu iki özellik yoluyla eser ortaya koymuştur. Eser ortaya kaymak, bir yapıyı kurallara uygun şekilde inşa etmek demek değildir. Siz bir yapı inşa edebilirsiniz. Düzgün bir yapı olarak ortaya koyarsınız. Bu matematikte bir teorem olabilir, mantıkta bir teori olabilir. Bir ikametgah, bir ibadethane, bir şiir olabilir. Bağlamak birlik vermek değildir. Esere dönüşenin birliği vardır. Birliğin kaynağı da kelamdır. Kelam olmadan yapıya, yani bağlanmış malzemeye birlik vermek mümkün değildir. Birliğin kaynağı o yapıyı kuran ustanın kelam ile olan alakasıdır. Burada subjektif duyguların falan hiçbir etkisi yoktur. Ne zaman ki o birliği verir ve o çokluk tekliğe indirgenir ve siz o teklik içinde farkları kaldırırsınız ortada ne iç kalır, ne dış kalır Mesela Mimar Sinan’ın Şemsi Paşa camiinde ne iç vardır ne dış vardır. Ne deniz vardır, ne kara vardır. Hepsiyle bir bütündür. Bir birliktir. Baktığınızda her şeyiyle bir tek görürsünüz. Şemsi Paşa’yı çeker ordan alırsanız Üsküdar’ı bitirirsiniz Yani sanki yaratılıştan o orda imiştir. Eser odur. Ama yapı, yapı öyle değildir.</p>
<p><strong>Tefsir nedir?</strong></p>
<p>8., 9. yüzyıldan itibaren başlayan bir fikri faaliyet alanı değildir. En az birkaç bin yıllık geçmişi vardır. Bu itibarla bir diyara mahsusen tefsiri düşünemeyiz. İkincisi belli bir zamana mahsus olarak düşünemeyiz. Ama tefsirden bahsettiğimizde kastedilen düşünceye bağlı bir açma faaliyetidir. Anadolu mayasında anlattığım şekliyle, özetle birkaç cümleyle söyleyecek olursam tefsir, yerden mahalle giden yolu düşünce esasında arama faaliyetidir. Yani sözün mekanından kelamın mekanına düşünmek yoluyla bir geçiş aramaktır. Böyle bir geçiş imkanı maalesef bulunmaz. Eğer bulunsaydı o zaman kelama gerek kalmazdı. O zaman Greko-Latin-Kilise diyarının mütefekkirleri Anadolu’ya kelam ehli olurdu. Böyle bir şey mümkün değildir. Bu ilahiyatçılara çok kötü dokunuyor ama ne yapayım. Yani tefsirin esası özü budur. Yer ile mahal arasındaki farkı düşünce yoluyla gidermek faaliyetidir. Bu çok genel bir ifade şeklidir. Yani hem Greko-Latin-Kilise diyarındaki felsefe fikriyatı kuşatır, hem kabalayı kuşatır, hem daha sonraki dini metinleri ve teolojiyi kuşatır. Özü budur tefsirin.<br />
Anadolunun mayalanması Anadolu’da yaşamış kavimlere ait kültürlerin antropolojik sentezi olamaz.<br />
Kelam ne fikriyattır, ne sözdür. Zamanın kaydı altında değildir kelam. Ve her daim bizatihi kendisidir. Her daim bizatihi kendisi olan ve zamanın kaydı altına girmeyen hiç bir şekilde bir başka şey ile terkibe de girmez. Bir başka şeyle terkibe girmeyen sentezlenmemiş olur. O doğduğu şekliyledir. O doğduğu ahvalindedir ve hep öyle kalır. Yani, sabittir, tek bir şeydir. Kendisiyle hep aynıdır. Bu itibarla Anadolu’dan birçok kavimler geçmiştir binlerce yıl boyunca. Bu binlerce yılın geriye bıraktıkları vardır. Bu geriye bırakılanlar sentezlenmiştir. Terkibe girmiştir. Genişlemesine yol açmıştır Anadolu’daki kavimlerin. Sonra gelen önce gelenden bazı şeyleri miras olarak almıştır. Ama bu miras olarak alınanların hiçbiri kelam değildir. Senteze tabi olan, zamana tabi olan değişmeye, dönüşmeye tabi olan unsurlardır. Kültürün unsurlarıdır. Kelam kültür değildir. Aksi takdirde kelamın inmesinden önceye mahsusen kelamın izini bulabilmemiz gerekirdi. Böyle bir izin bulunmasından bahsedemeyiz. Dolayısıyla bir an vardır. O iniş anıdır. O geliş anıdır. Doğuş anıdır ve onun ne öncesi o anda kayıtlıdır ve mevcuttur ne de o an doğan önceden bir şey almıştır. Farklı bir yerden gelmiştir. Böyle söyleyelim, teşbih olsun diye.</p>
<p><strong>Endülüs mayasının uğradığı kırımla, Anadolu mayasının karşılaştığı yok olma, yok edilme tehlikesi aynı mıdır?</strong></p>
<p>Aynıdır tabi. Endülüs’te bir maya var idi. Ve modernitenin başlatılması, Endülüs mayasının o topraklardan çıkartılmasına bağlanmıştır. Ve o mayayı ayakta tutanlara bir kırım uygulanmıştır. Ve o Kırım’ı uygulayanlar Greko-Latin-Kilise diyarıdır. Aynı kırımı Anadolu’ya da uygulamak istiyorlar. Çünkü Greko-Latin-Kilise diyarının bekası Anadolu’nun, Anadolu mayasının yok edilmesine bağlıdır. Endülüs yok edildikten sonra Avrupa yeşermiştir. Kendi haliyle kendi ahvaline göre. Anadolu mayası yok edilirse Greko-Latin-Kilise diyarı sökülüp atılmış olduğu bu coğrafyaya yeniden gelecektir. Papa bunun için gelmiştir. Burası benim diyarım demek için gelmiştir Anadolu’ya. Ve ne yazık ki, Papanın yanında konuşanlar ve Anadolu’yu temsil etmek durumunda olanlar gereken şeyleri asgarisini dahi söyleyememişlerdir. Papa sadece onun için gelmiştir. Anadolu kilisenin yeşertildiği coğrafyadır. Türklerin öncesinde. Onun için söylemiş ima etmiştir kendisi de. Burası benim ikinci vatanım demiştir. İnşallah bunları muhakkak idrak edenler, görenler vardır ve buna göre davranacaklardır. Arabistan’daki Vahabiler Anadolu’da da damar sürmüştür. Vahabiliğin esasıyla kilisenin esası aynıdır. Esas iktidardır. Başka hiçbir esas yoktur. Ve bu iktidar esasında ele geçirmektir. Hükümran olmaktır. Tabi Vahabiyle kastettiğimiz teoloji açısından söyleyecek olursak geniş anlamda Sodom ve Gomore’yi kastederiz.<br />
Kadim demde hatem olan kelamın söze döküldüğü ki, o zamanın kaydı altındadır. Tarih öncesinde Arabistan’da yaşamış olup da dökülen sözün şartlarına dış kabuk esasında uyup, ama sözü dökülüş öncesi itibariyle kendi esaslarını muhafaza edenlerdir Vahabiler. Dolayısıyla davranış ve kabuk bakımından siz zannedersiniz ki söze dökülen kelamın gereğini esasını yerine getirirler. Bu böyle değildir.</p>
<p><strong>Modernleşme mayayı ne ölçüde etkilemiştir?</strong></p>
<p>Batılılaşma, modernleşme mayayı hiçbir şekilde etkilememiştir. Nasıl etkilesin ki. Batılılaşma, modernleşme zemini esası fikriyat olan, söz olan kültür olan bir faaliyetten ibarettir. Değişkendir. Kılık değiştirir. Ancak, kelam öyle değildir. Kelam etkilenmez. Ama terk eder gider. Onun için dikkat etmek gerekiyor. Anadolu’yu terk etmesin diye. Kitabın sonunda bundan kısmen bahsettim. Eğer sözü ağırlıklı hale getirirsek, fikriyatı ağırlıklı hale getirirsek kendi öz kimliğimizi, kendi esasımızı, kendi öz mayamızı açamaz isek, bilemez isek, birliğimizi bozar isek o zaman kelam bu coğrafyada durmaz, buradan gider. Ama kelamın etkilenmesini düşünemeyiz. Mesela batı yani Grek-Latin-Kilise diyarına mahsur düşünürlerden Kant diyelim Schopenhauer’i etkilemiştir. Schpenhauer Kant’ı okuyarak, Kant’ı hareket noktası alarak yeni bir fikriyat geliştirmiştir. Bu fikriyatın bir kısmı Kant’ın söylediklerine uygundur, bir kısmı ise Kant’ın fikriyatının reddedilmesine dayanır. Dolayısıyla Schaupenhauer üzerinde Kant’ın etkisinden bahsedebiliriz. Benzer olarak Schopenhauer’ın daha sonraki yıllarda, günümüze daha yakın dönemlerdeki düşünürler üzerindeki etkilerden de sözedebiliriz. Fikriyat ve kültür etkileşme içerisinde ilerler ve devam eder. Ancak kelamdan, kelamın etkilenmesi demek, kelamın değiştirilmesi ve dönüştürülmesi demektir. Böyle bir şey mümkün değildir. Esas itibariyle mümkün değildir. Kelama temas edemezsiniz ki onu değiştirebilesiniz. Etkilediğiniz ve değiştirdiğinizi zannedebileceğiniz şey ancak kelamın belli bir kültür içerisindeki tezahürüne mahsus unsurlardır. Bizatihi kelamın kendisi değildir. Kelamdan hiçbir şey çıkartamazsınız, nokta dahi ekleyemezsiniz. Öyledir, o kadardır, sabittir, zamanın kaydı altında değildir. Ve sadece inene mahsustur. Fikir konuşanlar mahsustur. Aktarabilirsiniz. Ama bu manada kelam bir fikir olarak aktaramazsınız. Düşünerek fikir oluştururusunuz. O fikri savunursunuz. Bazıları kabul eder, bazıları etmez, bazıları kısmen kabul eder ama düşünerek kelam oluşturamazsınız. Düşünmek yoluyla dolayısıyla dil esasında kelam tesis edemezsiniz. Kelamın sözü vardır. Kelamın sözünü sadece kelamın sahibi söyler. Ve sadece ve sadece o sözü dinleriz veya okuruz. Ama ona ne bir şey katabiliriz ne ondan bir şey eksiltebiliriz. Ne de onun üzerinde bir muhakemede bulunabiliriz. Çünkü kelamın sözü üzerinde muhakemede bulunmak demek bir şekilde o söze katmak, eklemek demektir. Halbuki kelamın sözüne katmak eklemek yapabilecek olan kelamın sahibidir. Dolayısıyla neresinden bakarsak bakalım kelam etkilenmez. Kelam etkiye tabi bir şey değildir. Fikir etkilenir. Düşünce etkilenir,. Ama kelam mahiyeti itibariyle etkilenecek bir şey değildir. Kelamın olmadığı yerde insan da olmaz. İnsanın olmadığı yerde medeniyet olmaz. Dolayısıyla bir Batı medeniyetinden söz edemeyiz. Bunlar hep afaki, hayali fikirlerdir Batı medeniyeti diye. Medeniyet insana mahsustur. İnsanın olduğu coğrafyaya mahsustur. Bu manada batıda insan bahsetme imkanımız bulunmaz. Kimin insanından bahsedeceğiz. Kilisenin insanından mı? Kilisenin insanı mı vardır. Dante’nin insanı mı vardır. Niçe’nin insanı mı vardır. Batı insansızdır. Bizim anladığımız manada insan teşkil olunamamıştır. Yığın vardır. Batının bireyi yığınsaldır. Yığının bir unsurudur. Halbuki Anadolu’nun bireyi ferttir. Ferdi bireydir. Sebep, Grek-Latin-Kilise diyarındaki bireyin dayanağı yığının esaslarıdır. Yani kilisedir. Anadolu’daki ferdi bireyin dayanağı Türkistan’dan gelen kelamdır. Yani bizatihi kendi özüdür, kendi esasıdır. Yığına dayanılarak ferdi birey olunmaz. Ferdi birey olunmadan insan olunmaz. İnsanın olmadığı yerde medeniyet olmaz. Medeniyet Anadolu’ya mahsustur. Teknoloji ile medeniyeti karıştırmamak gerekir.</p>
<p><strong>İnsanın kendine ve ötekine acı vermeden yaşayabilmesinin yolu nedir?</strong></p>
<p>Kelamdan doğan insan ne kendisine acı verir ne de başkasına. İnsan olan için cümle yaratılmış birdir. Kurdun, kuşun, böceğin, otun, çöpün ötekiler bir, ayrı gayrı söz konusu değildir ama insan olan için. Biyolojik olarak doğarak insan olunmaz. İnsan olmak için Anadolu’da Türkistan’dan gelen kelamdan doğmak gerekir. Türkistan’dan gelen kelamdan doğarsanız Anadolu’ya insan olursunuz, Anadolu’da mayalanırsınız o vakit cümle varlığın birliği nedir o yolla anlarsınız. Ama bu düşünerek, analiz yapılarak, muhakemeye tabi kılınarak anlaşılacak bir şey değildir. Olsaydı Batıda görürdük Greg-Latin-Kilise diyarında görürdük böyle bir şey söz konusu değildir.</p>
<p><strong>Medeniyet içindeki kriz nedir? Bundan çıkmanın yolları nelerdir?</strong></p>
<p>Anadolu mayası bir krizle karşı karşıya değildir. Kelamın krizi olmaz. Kriz topluma mahsustur. Bireye mahsustur. Bu krizin esası da kimliğin doğru şekilde açılamamasıdır. Anadolu Türk Kimliğinin esaslarının ortaya konamamasıdır ve Anadoludaki bireyin Grek-Latin-Kilise diyarına teba yapılmak istenmesidir. Toplumun krizi buradan kaynaklanmaktadır. Bu krizi aşmanın yolu da okumaktır, çalışmaktır, dil öğrenmektir. Esaretten kurtulmaktır. Bireysel özgürlüğü kazanmaktır. Doğru düzgün düşünmeyi öğrenmektir. Alınteri dökmektir. Ama teba olmak değildir. Grek-Latin Kilise diyarının tebası değiliz. Eğer o yöne saparsak kelam Anadolu’dan gider, o zaman Anadolu yok olur. Anadoluyu Anadolu yapan Türkistan’dan gelen kelamdır. Bu kelamın burada kalması da mayalanmaya bağlıdır. Kim ki mayalanır o kelamı sağlam tutar. Mayalanma düşünme, öğrenme, konuşma değildir. Mayadan doğmaktır.<br />
Sadece Batı değil, Arabistan kimliğine dönerseniz de kendi kimliğinizi yok edersiniz. Bu tek taraflı değildir. Anadolu Türk Kimliğinin esası ne Arabistan kültürüdür ne de Grek-Latin-Kilise diyarıdır. Kendi özümüzü, kendi mayamızı açabildiğimiz takdirde bunu görürüz. Bunu gördüğümüzde anlarız ki, ne Arap kültüründe ne Grek-Latin-Kilise diyarında bizim esasımıza dair herhangi bir şey bulunmaz. Kadim demde hatem olan kelam Arap kültürüne mahsus değildir. Aksi takdirde kelamın belli bir döneme ait olduğunu söylemiş oluruz. Bunu söylersek kelamı göndereni inkar etmiş oluruz. Çünkü kelam kainattadır. Ne belli bir zamana ne belli bir zümreyedir. Sözdeki açılış itibariyle öyleymiş gibi görünür cevher olması cihetinden durum farklıdır. Zamanın kaydı altına girer o zaman da cevher olmaktan çıkar yani kelam olamaz. Dolayısıyla kelam olabilmenin şartı, genelidir, umumadır. Hiç bir ayrım gözetmeden. Aksi halde kelam olmaz.<br />
Ne Arap kültürüyle alakalıdır Anadolu’daki Türk kimliği, yani Anadolu Mayası (bu herhangi bir düşmanlık değildir) Çünkü Türkistan’dan gelen kelamın esası birliktir. Varlığın birliğidir dolayısıyla ayrı gayrı yoktur. Arap dünyasını da Grek-Latin-Kilise diyarını da ayrı gayrı tutmaz. Grek-Latin-Kilise diyarı kendi varlığının devam edebilmesi için düşmanlık eder. Kelam ile mayalananın kelamın indiğiyle bir düşmanlığı olabilir mi? Olamaz. Esası birliktir. Ama Grek-Latin-kilise diyarında kelam bulunmaz. Esası fikriyattır. Kilisedir. Bu itibarla da kendini dönüştürebilecek olan şeye can düşmanlığı eder. Bu bakımdan bizim Arap kültürüyle de alakamız bulunmaz özümüz esasımız aslımız Türkistan’dan gelen kelamdır. Anadolu’da neye baksak o kelamın izini görürüz. Otunda, çöpünde, kuşun ötüşünde, yağmurunda, karların eriyişinde bu kelamın izi vardır. Batılı gibi olmak komikliktir. Kayboluş ayağa kalkmayış söz konusudur. Batının esası esarettir. Anadolu mayasının esası özgürlüktür. Bu özgürlük parlamentoda kanun çıkartılarak tesis edilen bir özgürlük değildir. Birey olmanın şartıdır ve hakikati, özü bulmakla alakalıdır. Bu ayrım son derece önemlidir. Anadolu Mayasının esası özgürlüktür, hürriyettir. Anadolu ferdi bireyi hürdür. Grek-Latin-Kilise diyarının en derin mütefekkiri daha esarettedir.</p>
<p>Aşk olsun Anadolu’daki mayaya<br />
Aşk olsun Anadolu’yu mayalayanlara<br />
Aşk olsun ve de selam olsun Anadolu’da mayalananlara.<br />
Aşk olsun ve de selam olsun Anadolu için can pazarına çıkanlara<br />
Ve can verenlere ve vereceklere…</p>
<p style="text-align: right;">
<p style="text-align: right;"><em>Konuşan:<br />
Mukaddes Mut<br />
Sadık Yalsızuçanlar</em></p>
<p style="text-align: right;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://gokekin.com/prof-dr-yalcin-koc-%e2%80%9cinsan-insanligini-maya-ile-bilir%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
