Seksenli yılların başlarıydı, ihtilalin şefgenerali Kenan Evren’in eski siyasi parti genel başkanlarına aşağılamaya dönük bir konuşmasında, ‘eskiye rağbet olsaydı bitpazarına nur yağardı’ cümlesini kullandığı sırada Ankara’da İtfaiye Meydanı’na yağmur yağıyordu. Bu ‘tesadüf’le Evren’in tüm zamanların en verimli mizah nesnesi oluşu arasında bir ilgi var mı doğrusu düşünmedim fakat bu olaydan yaklaşık on yıl sonra Şerif Sinan’la gittiğimiz Bitpazarına- hava oldukça sıcak ve bunaltıcıyken ansızın bozmuş- yağmur yağmıştı. DTCF Tiyatro bölümü mezunu, otuzunu aşmış, drama yapımcısı Şerif Sinan da benim gibi ilkokul öğrenimi yıllarında tatilde mahallenin Kur’an kursuna devam etmişti. Kurban ve Ramazan arefelerinde uykusu gelmezdi. Sabah koltuğunda seccadesi babasıyla namaza giderdi. Ramazan’da oruç tutar, sıcaktan bunaldığında gizli gizli su içer, kimseye söz etmezdi. Yeni Dergi’de yayımladığı şiirlerinde her ne kadar Nazım Hikmet’in Kemal Tahir’e yazdığı hararetli mektuplardaki ‘materyaliste art’ın ilkelerine uygun ‘imge’ler bulunsa da, o da benim gibi ortaokul yıllarında Ömer Seyfettin’in Kaşağı’sını yüreği ezilerek okumuş ve bu burkuntuyla Refik Halid’in Gurbet Hikayeleri’nde, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ın da- Anayurt Oteli de olabilir- Orhan Asena’nın trajik kişilerinde, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ında, Selim İleri’nin Hüzün Kahvesi’nde, İsmet Özel’in Geceleyin Bir Koşu’sunda yeniden karşılaşmıştı. Lise yıllarında Şerif Sinan’la müştereklerimiz azaldı, o Manisa’nın bir beldesinden ben Hatay’ın Dörtyol ilçesinden Ankara’ya yüksek öğrenim için geldiğimizde artık yollarımız büsbütün ayrılmıştı. Gerçi ben ondan bir sokak ilerde Küçükesat’ta Belkıs Sokak’ta o ise, Olgunlar’da kalıyordu. Lakin onun üç arkadaşıyla paylaştığı bodrum katındaki daidenin duvarlarını Che Guevera, Gorki ya da Aragon’un posterleri süslerken, benim kaldığım öğrenci evinin kitaplığını başta Said Nursi olmak üzere Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu gibi çağdaş edebiyatımızın seçkin örnekleri doldurmaktaydı. Yıllar sonra Sinan’la bir yayın kuruluşunun yapımcı kursunda karşılaştık. Rahmetli Ekrem Oymak ve Sevinç Yeşiltaş’la birlikte oluşturduğumuz kurs için ‘cemaat’ın Fellini’den Tarkovski’ye, Yılmaz Güney’den, Yücel Çakmaklı’ya uzanan ilginç bir gündemi oluyordu.
Odamıza sık sık uğruyordu. Sivas olaylarından sonraki uğrayışlarında zaman zaman sertleşen fakat hep bir arada yaşayabileceğimiz inancına dayanan görüşmelerde giyim kuşamdan, Türk mutfağından, şiirden, büyükkentlerdeki yalnızlıktan, cemaatten ve Bitpazarı’nda konuşuyorduk.
Bir haftasonu Opera’da buluştuk. Opera binasının karşısındaki sokağa yöneldik. Sağda New Holland biçerdöver ve traktör yetkili satıcısının garajı, saç perdenin üzerinde Selahattin Bıyıklı Kick Box, Tay Box ve Kunf Fu kursunun ilanı üzerinde ‘Parka Gider’ yazısı…Kosova Sokağı’na dönmeden köşeden bastonunun yere vuran ama dilencenen, ‘Cenab-ı Allah hayrına kabul etsin’ bağırtısı, yanındaki satıcının katlayıp güneşten korunmak üzere başına iliştirdiği takke, sergisinde kalitesiz güneş gözlükleri naylon taraklar tesbihler…Kosova Sokağı’na girdiğinizde artık eski Ankara’nın işlek ticaret merkezi çıkıyor karşınıza.
Kızılcahamam, Koçhisar, Bala, Beypazarı gibi ilçelerden altmışlı yıllarda göç edip aristokrat havasını ‘bozmuş’ olan köylü sakinleri dışında bir memur ve öğrenci kenti olan Ankara’da Bitpazarı’na rağbet gün geçtikçe artıyor. Tiffany gibi fiyatla birlikte kaliteyi de düşüren birkaç mağaza, Koçbeyoğlu gibi orta direğe ürün sunan pasajlar bir yana bırakılacak olursa başta öğrenciler olmak üzere Ankara sakinleri eskiye yani Bitpazarı’na daha çok ilgi gösteriyor. Kosova Sokağı’na girince sizi solda bir gazete bayii ve cama iliştirilmiş devasa bir levha karşılıyor:’ En Büyük Tadelle’. Sinan’la karşılaştığımızda yaptığımız kısa hoşbeşten sonra tek kelime konuşmadık…Sükut sürüyor, sadece çevreyi tecessüs ediyor, kaldırıma istif edilmiş koltuk takımlarından ceviz ve maun dolaplardan, koltuk ve şezlonglardan, giysilerden, kilim ve halılardan korunmaya çalışarak ilerliyoruz. Sokaktaki dükkanlarda eski- yeni beyaz eşya alınıp satılıyor. Her nevi ev ve büro eşyası, tv, buzdolabı, çamaşır, halı, bulaşık, dikiş makinesi alınır/ satılır’ levhası hemen hepsinin camında asılı. Dükkanların kaldırımdaki uzantısından satılmayı bekleyen, çoğu yok pahasına alınmış koltuk takımlarında miskin miskin oturanlar, koltuğun sol ya da sağına, yere gizlenen arada bir dikilen şarap şişeleri, kağıtla kamufle edilmiş bira şişesi, Çorum sakız leblebisi ve on üç- on dört kişilik bir grup. Heyecanlı bir tavla oyunu var: ‘Hadi yavrum kemik!’, ‘Tüh, Allah belanı versin…’ ‘Bu iş matematik ister yeğenim, öğren de gel…’ ‘Senin matematiğini de…seni de…’ İş kızışıyor, uzaklaşmalı. Yabancı bir yüz hemen fark ediliyor. Karşıda Yunus Emre Pide Salonu…Evlere servis yapılır. Otopark’ın bekçisi bağırıyor: ‘Nazmi ağa nereye?’, gevrek gevrek gülüyor ‘süde süde…’ İtfaiye Meydanı’nın en civcivli mekanına gelmiş bulunuyoruz. Sinan gerilerde bir kilime takılmış, yine bir gazete bayii, yanında işportacı, yanında kasetçi, fon müziği ya Sincanlı Oğuz veya Neşet Ertaş’tır. Geçenlerde Arif Sağ’ın bir dedikodu programında söz ettiği gizli satış rekortmenlerinden Sincanlı Oğuz…Ben bu ezgiyi bir yerden tanıyorum: Hoş Mirkelam ya da Kayahan(ın şarkılarından farklı değil. (Elektro) bağlama, vurmalı bir çalgı ya da def (zilli), söz düzeni kafiyeler aynı: ‘Esmeri çok severim/ Sarışından korkarım’ ya da Neşet Ertaş’ın ‘Gör ki felek bize neler eyledi’, Kayahan’ın ‘Allah’ım ben nerde yanlış yaptım?’ı Sezen Aksu ve Queen dışında bir şeyden zevk almadığımızı yeterince açıklamıyor mu Sincan? O da ne! Müzik değişti. Neşet’e benzer bir hançere, Fuzuli’nin ‘Mende Mecnundan füzun aşıklık istidadı var/ Aşık-ı sadık menem Mecnunun ancak adı var’ını söylüyor…Sinan yetişiyor, dinliyoruz. Burak Kut’tan Murat Çobanoğlu’na, Şivan Perwer’den Serdar Ortaç’a bir yığın korsan ürün yer alıyor tablada.
‘Al ucuuuz! Al ucuuz!’ pornografik mecmua satıcının bağırtısı. Ayakkabı tamircileri, ‘buz gibi limoon’ genzi yakan pis bir koku, kokoreççi, sokağın ortasında koltuğun tozunu silken esnaf, sağa sola savrulan cümlelerden birkaçı: ‘Onlar işini bilir dayının’ (-nın eki sadece dayı sözcüğünün sonuna getirilmiyor) ‘Beş şişe viski on kutu çikolata…’ Kaç Lira? (Limonata)
-Yedi
-Beş olmaz mı?
-Al beş kuruşluk iç
-Yukarda beşe satıyorlar.
Amcam sinirleniyor:
-Git ondan iç gözüm o zaman, içebilirsen!
-Neden?
-Pis onlar yeğenim, pis…Bi bildiğimiz olmazsa…
Civcivli sokağımız daralıyor, kalabalık artıyor.
-Kaç paraymış (lira da yürürlükten kalkıyor) bu?
-Elli gayme
-Oooo?
-Ne verin ne verin?
-Çok dedin amca.
-Yav sen verin de hele.
-(Biraz çekinerek) İki onluğum var.
-Hışımla elindeki kot pantolonu alıyor.
-Anca giden hadi yallah1
Bir başka ‘tezgah ‘a daha hararetli bir pazarlık:
-Ne istiyon emmi?
Talip olduğu made in İtaliy tımbırlen’din dikiş yerlerini kanıtarak kontrol edene tariz ve telkin yollu, ‘yepyeni dayının yepyeni, hiçbir kusuru yok’
-Ne istiyon?
-Valla demin ikiyüzlük verdiler vermedim, senin için ikiyüzelli olur.
Ötekinin feveranı müthiş.
-Yav sen gafayı mı yedin? Buna ikiyüzelli verirsem Angara dibinden salanır be…’
Kırşehir Kundura ve Tamir Evi’nin sokağa taşan tezgahında daha çok yabancı patenli ayakkabılar. Yanındaki Süsler Erkek Kuaförü’nde traş olan iki müşterinin yanısıra saçını tarayan ve süsleyen gençler..
-İş patolonu…İş gömleği…
-Ne malıymış bu böyle?
-Ne bilim gavur herhalde.
-Gız mı bu? (Kadın giysilerine ilgi yok anlaşılan) Biraz gabarmış mı ne?
-Ne gabarması yav niye leke çalıyon mala?
Pantolon Paçası Yapılır levhasının asılı olduğu dükkandan daracık bir ara ile Yenice Camii’nin bulunduğu sokağa geçiliyor. Köfteciye varmadan daha çok müzik aletleri satan dükkanın önünde semah ezgisi…Zabıta, asker, polis, hekim giysileri…Yenice Camii’nden Hz. Ömer(ra)’e isnad edilen sözü aratacak berbat bir sesle ezan yükseliyor. (Kur’an-ı Kerim’i bed bir sesle okuyan birine sormuş: ‘Neden okuyorsun?’ ‘Allah rızası için’ diyor öteki. Hz Ömer, ‘Allah rızası için okuma’ diyor) kasetçiler teybi susturuyor, sokağın uğultusu hissedilir bir biçimde azalıyor. Yapılış tarihi: 1925. Cemaat, Cuma’da sokağın sonuna dek uzuyor. Öğle saatinde dükkan ve tezgahlar kapanıyor. Müşteri delisi çingeneler bile bu saatte satış yapmıyor. Aysun sokağın eski adını esnaftan öğrenemiyoruz. 20. Asır, Hayat ve Ses mecmuaları…Hayat Ansiklopedisi, plaklar, gramofonlar, daktilolar, komidinler, mevlük kitapları, Pediatric Nephrology gibi uzmanlık kitapları, çakmakçı Murtaza Gümüş’ün tablasında gümüş takılar, işlemeli eski çakmaklar, pipolar. Füruzan’ın Redifeye Güzelleme’si, Minyeli Abdullah, Politzer’in Felsefesin Temel İlkeleri, hangi setlerde kullanıldığını merak ettiğimiz arklar, spotlar ve Sinan’la zınk diye durup dakikalarca seyrettiğimiz Teksir Makinası…
Başımızı bir el çeviriyor gibi birbirimize gülümseyerek bakıyoruz. Teksir makinası bana Necmeddin Şahiner’in otuz yıldır sürdürdüğü araştırmalarının ürünü olan Son Şahitler’in birinci cildinde geçen Mehmed Emin Birinci’nin sözlerini hatırlattı: ‘O zamana kadar (ellili yılların sonunu kastediyor) ancak el yazısı ve Teksir’le çoğaltılan Nur Risaleleri’nin elliyedi senesinde matbaalarda basılması büyük sevinçle karşılanmış her tarafta bayram havası vardı. Üstad hazretleri bu risalelerin basılmasına o kadar ehemmiyet veriyordu ki, çabuk tashih edilip formaların basılması için Tahiri (Mutlu) ağabeyle Ceylan ‘Çalışkan kardeşimizi de Ankara’ya göndermişti(…)” Bediüzzaman’ın talebeleri Bayram Yüksel, Mustafa Sungur, Abdullah Yeğin, Abdulkadir Badıllı gibi şahsiyetlerin hatırlarında Teksir makinasının Risaleler’in neşrindeki Kullanımı çoşkuyla yer alır. Son Şahitler’deki anılar gözlerimnden film şeridi gibi geçiyor. Yirmi yıl sürdürülen amansız yargılama, tarassut, işkence, koğuşturma ve eziyetler arasında Said Nursi güç şaartlarda yazdığı eserlerin süratli bir biçimde çoğaltılmasını sevinç ve şaşkınlıkla karşılamıştı Teksir makinasının hizmete kazandırdığı ivmeyi latifelerine de konu ediyor, talebelerine onu kıskanmamalarını, el yazısı kullananlara Cenab-ı Hakk’ın mükafatını vereceğini müjdeliyordu…
Gökhan’ın ifadesiyle insanıslatanın başlamış olduğundan habersiz Afyon sokağındaki dükkanda dikkatimizi teksir makinasında toplamıştık. Neden sonra Sinan’ın varlığını fark ettim, dalgın gözlerle baktım. Onun da bakışları hülyalı idi. O’nun benim düşündüklerimle ilgisi yoktu bundan emindim. Fakat emin olmadığım bir şey vardı: Acaba Küçükesat ya da Pangaltı’daki bir hücre evinde devrimci kardeşlerinin çoğalttığı bildirileri mi düşünüyordu? Yoksa akan onca kandan sonra Ertuğrul Kürkçü’nün kırıklığı, Deniz Baykal’ın pişkinliği, Gorbaçov’un emeklilik maaşı mı, acaba hangisi yüreğinden hüzün damlatıyordu?
1962 Malatya doğumlu. TRT’de çalışıyor. Yayımlanmış kitapları; Şehirleri Süsleyen Yolcu, Gerçeği İnciten Papağan, Kuş Uykusu, Televizyon Ve Kutsal, Halvet Der Encümen, Yakaza, Güzeran, Geçen Gün Ömürdendir, Varlığın Evi, Öyküler Kitabı, Sırlı Tuğlalar, Bir Yolcunun Halleri, Hiç, Gezgin.



Son Yorumlar