Bir aydın namusu: Cemil Meriç
Haziran 12, 2009 tarihinde Biyografi dizini altında Sadık Yalsızuçanlar tarafından yayımlandı ve 778 kere okundu
2002 yılında, Cogito’nun 32. sayısında yayımlanan bir söyleşisinde (Bkz : Safa Mürsel vd.) ‘bir aydının namusunu muhafaza etmesi son derece güçtür’ diyordu. Cemil Meriç, dergiler için kullandığı ifadesiyle, ‘hür tefekkürün kalesi’ idi.
Ahrete göçeli 22 yıl olmuş. Çeyrek yüzyıla yakın.
Bendeniz kendisini hiç göremedim. Haluk İmamoğlu, Safa Mürsel, Cemal Uşşak ve özellikle Muhsin Demirel’den çok dinledim.
Muhsin ağbi, Hattat Hamid’in, Cemil Meriç’in ve daha bir çok kıymetin huzurunda bulunma şansını yakalamıştı.
Demirel’in, Risale okumalarına ilişkin anılarını ilgi ve heyecanla dinlerdim. Bilhassa, Muhakemat’ın Mukaddime’sine dair yorumları çok ilgimi çekmişti.
Muhakemat’ı onlarca kez okumuş biri olarak, Mukaddime’de neden Bediüzzaman hazretlerinin oldukça ‘iddialı’ bir dil kullandığını, Meriç’in bu yorumundan sonra anlayabilmiştim. Osmanlı ilim (medrese) geleneğinde, ilim minderine çıkacak olanların, böylesi bir iddianın sahibi olmaları halinde, Muhakemat’ın önsözündeki gibi bir dil kullandıklarını söylemiş Meriç. Demirel, onlarca sayfa okuyormuş, merhum Meriç, o güçlü hafızasına aldığı ‘malzeme’yi kısa bir sürede tasnif ediyor ve onların kavrayabileceği biçimde özetliyor, yorumluyormuş.
Meriç’in bilinmeyen yönlerinin keşfi ise, Dücane Cündioğlu beye nasib oldu. Bir yazısında (Yeni Şafak, 05 Ağustos 2006 ) belirttiği üzere, “bugün ‘Cemil Meriç’ dendiğinde akla gelen, 70′li, 80′li yılların Meriç’idir; 60′lı yılların Meriç’i henüz keşfedilmeyi bekliyor. 40′lı ve 50′li yılların Cemil Meriç’inden hakkıyla haber veren bir kaynağı, evet, bir tek kaynağı bugün değil tesbit, tahayyül bile mümkün değildir ne yazık ki. Neden? Çünkü Meriç, hâlâ çocukça ilgiler tarafından tüketilmektedir de ondan. Tercüme ve tenkid edebiyatımıza katkıları açısından nisyana terkedilen Meriç’i, meçhulün karanlıklarından çıkarmak için bugün elimizde bir ‘Cemil Meriç Haritası’ bulunsaydı ne iyi olurdu, ama yok!”
Geçen yıl, Dücane beyin ve Ümit Meriç hanımefendinin çabalarıyla,13 Haziran 2008, Cuma günü, vefatının 21. yıldönümünde, Üsküdar Belediyesi, tarihî bir anma toplantısına ev sahipliği yapmıştı : ‘Üsküdarlı Bir Entelektüel: Cemil Meriç’ Bağlarbaşı Kültür Merkezi’ndeki bu toplantıya, arzu etmeme ve çağrılı olmama rağmen maalesef katılamamıştım. İştirak edemediğim için üzüldüğüm bir toplantı olduğunu, katılanları dinledikçe daha çok anladığım, son derece yararlı, işlevsel ve ‘hasbi’ bir çalışma idi. Başbakan’ın da katılarak bir konuşma yaptığı toplantı, Dücane beyin gramın binde birini tartan hassas teraziler kadar duyarlı, titiz ve sabırlı, bir dalgıç gibi ısrarlı ve keşifçi çabalarının meyvelelerinin sergilendiği bir çalışma olmuş.
Cemil Meriç’in ‘eser’leri arasında biri var ki, kıymeti anlatmakla bitmez : Ümit Meriç. Sadece birikimi ile değil zerafeti ve imanı ile de bize sürekli ders veren Ümit Meriç hanımefendiden bir Cemil Meriç yorumu bekleme hakkımızı mahfuz tutuyoruz.
Cemil Meriç, benim kuşağımı, ‘Bu Ülke’siyle, ‘Kırk Ambar’ıyla, ‘Mağaradakiler’iyle, ‘Ümrandan Uygarlığa’sıyla ve ‘Bir Facianın Hikayesi’yle özellikle etkilemiş bir düşünce adamı idi. Daha çok ansiklopedistler gibi, bize, Doğu’dan, Batı’dan, Uzak ve Ortadoğu’dan, tarihten, gelenekten, edebiyat, sosyoloji, tarih ve felsefeden bilgiler, belgeler, anekdotlar, yorumlar aktarmakla kalmadı, duruşu, tecessüsü, ilgileri ve yaklaşım biçimi ile de dersler verdi. İdeolojilerin, şuurumuza (idrakimize) giydirilen deli gömlekleri olduğunu söylediğinde bu gömleği büyük bir şehvet veya gafletle giymemiş olan bir Allahın kulu yoktu.
O zamanlar (seksenli yılların ilk yarısı) ‘Türkoloji’ öğrencisi idim. Edebiyatı, sosyoloji, felsefe, tarih ve tasavvuftan yalıtılmış, ideolojik kalıplara hapsolmuş bir öğretici kuşağın kılavuzluğunda okuyorduk. Oysa Cemil Meriç, bizi, sağır ve cahili olduğumuz nhice yerli-yabancı dünyaya ısrarla çağırıyordu.
Sadece bunu yapmıyordu. O’nun, o zamanlar sadece yüceltilen bir değerimize, Yaşar Kemal’in Demirciler Çarşısı Cinayeti’ne ilişkin yazısını okuduğumda nasıl bir tecessüse ve eleştiri biçimine sahip olduğunu hayretle görmüştüm. Eleştiri geleneğimizin (varsa böyle bir şeyimiz) bu, en güzel örneğini öğretmenlik yıllarımda, öğrencilerime defalarca okuttum.
Adalet Ağaoğlu’ndan Attila İlhan’a, Celal Nuri’den Nazım Hikmet’e, Marks’tan Ahmet Midhat Efendi’ye, kadim Hint bilgeliğinden sofestailiğe, Bediüzzaman’dan Peyami Safa’lara, Tarık Buğra’lara, müthiş bir ilgi alanı, bir merak ve dikkat, bir zihinsel çaba, bir tenkit, bir teyakkuz…Bu, sadece Cemil Meriç’te gördüğümüz, önyargısız, insaflı, yorucu, bir o kadar da yol göstercisi aydın tutumudur. Bu tutum, o çok önemsediği ‘aydın namusu’ gereğidir ve ülkemizde oldukça zayıf olan bu meziyetin güçlenmesine hayli hizmet etmiştir. Bu anlamda Meriç’in, kendine has, biricik bir damar olduğu mutlaka söylenmelidir.
“Mahkemede Marksist olduğumu haykırdığım zaman, tek işçinin elini sıkmış değildim” diyen Meriç, bir otobüs yolculuğunda yanındaki öğretmenin, ‘sen yabancısın, bizden değilsin!’ uyarısını aldığında ömrün kırılma noktasındadır : “Konya yolculuklarımda ilk defa olarak başkası ile temas ettim. Başkası, yani, kendi insanım. Kaderin karşıma çıkardığı genç üniversiteli “sen bizden değilsin” dedi. “Sen bizden değilsin”! Evet, ben onlardan değilim. Ama onlar kimdi? Uçurumun kenarında uyanıyordum. Demek boşuna çile çekmiş, boşuna yorulmuştum. Bu hüküm hakikatin ta kendisi idi. Tanzimattan bu yana Türk aydınının alın yazısı iki kelimede düğümleniyordu: aldanmak ve aldatmak. Senaryoyu başkaları hazırlamıştı. Biz sadece birer oyuncuyduk. Nesiller bir ütopyanın kurbanı olmuşlardı. Ama bu ütopya sonuna kadar yaşanmadıkça, gerçeği görebilir miydik? Kalabalık, kayaya yapışan bir midye şuursuzluğu ile geleneklerine sarılmış, cebin ve uyuşuk. Arada bir uyanır gibi oluyor. Sonra tekrar dalıyor derin uykusuna. Avrupa’yı tanımamak, gaflet. Avrupa’yı tanıyan, ülkesinden kopuyor. Bu lanet çemberinden nasıl kurtulacağız? Gerçeği görmek hatayı sonuna kadar yaşamakla mümkün. Yığın Avrupalılaşırken, aydınlar Türkleşmeli. Ve çalışmağa başladım. Spinoza kırk dört yaşında ölmüş. Nietzsche kırk dört yaşında delirmiş. Ben yolumu kırk dört yaşından sonra buldum.”
Din’in daha çok irfan, irfanın ise bilgi değil aşk olduğunu kavradığında bir kavşakta idi Cemil Meriç. Kronolojinin, aptalların tarihi olduğunu zaten önceden biliyordu. Medeniyetimizin durdurulmuş olduğunun farkında idi. Ölmemişti, uyuyordu, kendi ifadesiyle, zaman zaman rüya görüyordu. Bu medeniyet birikimini fark ettikçe yalnızlığı arttı. ‘Kendini tanımak, marifetlerin marifeti’ dediğinde, o muazzam birikimin içine düşmüştü.
Kültürden İrfana…O’nun yorgun, çaba ile, çalışma ile geçen çileli ömrünün özeti bu idi. Şöyle diyordu : ‘İrfan, düşüncenin bütün kutuplarını kucaklayan bir kelime. İrfan, kemale açılan kapı, amelle taçlanan ilim.’ Bundan daha güzel bir armağan olabilir mi?
Kitaplar arasında geçen, bilgiyle, kelimelerle, nakille dolu bir hayatın böylesi bir bilgelik bahçesine ermesinden daha güzel ne olabilir?
Meriç, akıldan gönüle, bilgiden irfana ermiş bir dervişti. ‘Aldatmayan tek sevgili var dünyada: mutlak güzel’ deyişi bundandır. Kitabın ise, ‘istikbale yollanan meçhul’ olduğunu biliyordu.
Ondan kalan kitapların en muhteşeminin Jurnal oluşu bundandır. Zira, insanın düşünme macerası, kendi derginin hikayesidir. Hele varılan şey, ‘kendi gerçeğimizi kendi kelimelerimizle anlayıp anlatmak, her namuslu yazarın vicdan borcudur’ ise…
Ölümünden yirmiiki yıl sonra, başındaki göz kapanmış ama içindeki göz açılmış bu çilekeş düşünce adamını, kendi kelimeleriyle selamlıyorum :
“Bir çağın vicdani olmak isterdim, bir çağın, daha doğrusu bir ülkenin, idrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem bir maziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü olmak isterdim, kelimeden, sevgiden bir köprü. Sanat düşüncenin, düşünce mukaddeslerin emrinde olmalı. Hakikat, mukaddeslerin mukaddesi.. Hakikat ve sevgi.”
