Kalbimde sürgünlerle sürülmüş buğday tarlalarının fotoğrafları var. Her gece bir mum yakıyor, sönene kadar fotoğraflara bakıyorum. Sözlerin yanık resimler gibi düşüyor gözlerimin kandillerine. Gözlerim karların üstündeki korlar gibi kızarıyor. Sonra iki ırmak olup, iman tahtası kemiğimi sınır çizerek, aşağılara doğru akıyor. Kendimi ikiye bölüyorum gözlerimle; yarısı sen, yarısı ben oluyorum. Yatağını arayan, birbirine baka baka akan iki ırmak oluyoruz. Aramızda hatıralarla ilmik ilmik örülmüş bir perde var. Perdeyi yırtan diğerinin dünyasına girecek. Perdeye dokunmak, anılarla sınanmak, yabancı iki elin birleşmesi, şaha kalkmış iki nehrin birbirine doğru koşması gibi korkutuyor beni. Oysa bir ağaç olan ellerinin gölgesine sığınmayı o kadar çok istiyorum ki.
Senden ayrılalı asırlar oldu sanki. Üzüntümden açıp bakamıyorum Emirdağ Lahikası’na. İsmin geliyor aklıma. Her harf, her kelime, her isim binlerce Köroğlu olup, hayalimin kıyılarına vuruyor. Yatağına teslim olan bir akarsuya dönüyorum. Dizlerim çözülüyor, eklemlerim eriyor, bir kandil gibi sönüyorum. Yığıldığım yatağımda kıvrım kıvrım depremler yaşıyorum. Ellerimi karanlıkta ikinci bir ele dokundurmanın hülyasıyla boşlukta gezdiriyorum.
Parmaklarımla birlikte bütün damarlarım çam ağaçlarına dönüp, bedenimi sarıyor. Kanım donuyor, rengim sararıyor. Sapsarı bir yaprağa dönüyorum hayalinde teselli ararken. Bir sonbahar sarısı, üzerimde bir sabah alınganlığı. Mahzun ve kırılgan. Kimseyle konuşamıyorum. Fakat dudaklarım çiçekler misali birbirine çarpıp duruyor. Öyle titrek, öyle kendini salıvermeye hazır.
Kalkıp, soğuk odalarda dolaşıyorum. Biraz kendimi soğutmak, dudaklarımı güçlendirmek istiyorum. Hırka-i şerife bakan evimin panjurlarından sürekli beraberliklerimizin fotoğraflarını çoğaltıyorum. Soğuk terlerimle lekeleniyor fotoğraflar. Terimi bir mühür yapıp, yüreğimi zarf gibi kullanarak fotoğraflar gönderiyorum kendime. Sesim bana küsüyor, resimlerin bana hep gülüyor.
Dedim ya, adın geliyor aklıma. Çıldırıyorum, cinnetin cennetine giriyorum. Sesim gittikçe adınla birlikte artıyor. Bir eylemden arta kalanların tekrar eylem yapmak için arka sokaklarda toplanması gibi sesin bir yerlerimde birikiyor. Bir ihtilal, bir inkılap yaşıyorum içimde. Dayanamıyorum. Üstüme kapanan kerpiç duvarlar ardından çıkıyorum. Bu şehirde her şey bana seni anlatıyor. Yollardan şeyhini yitirmiş bir derviş hüznüyle geçiyorum. Bir derenin denizin eteklerine, bir dervişin şeyhinin ellerine dökülmesi gibi sana dökülüyorum. Dolup taşıyorum, kabarıp kabarıp kendime dökülüyorum. Hüzün sesimi boğuyor. Adına dolanıp kalıyorum. Sonra dolana dolana bir deniz gibi kendime bir daha dökülüyorum.
Bütün eşyayı aşkımın yanında kabul ediyorum. Her şey benim hissettiklerimi duyuyor sanıyorum. Her şeyin dilinde aynı kelime. Çiçeklerin, böceklerin, kedilerin, köpeklerin, annelerin, bebeklerin, her şeyin her şeyin dilinde aynı kelime. Omzuma biri dokunuyor: İsminin ilk harfini hecelediğimi fark ediyorum. Kızaran bir yüzle lafı değiştiriyorum: ‘Kim o?’ Senin adından kaçıyorum, ama hayalinden asla kaçamıyorum. Yüzün bir zarf, sesin mektup olup, aheste aheste dolaşıyor en zayıf yerlerimde. Baktığım her yerde senin varlığını hatırlatan binlerce iz bulmaya devam ediyorum. Şehir ve sen içimde toplanıyorsunuz. Anıların harıyla yanıyorum.
Sensiz ve sessiz yaşamak için terk ediyorum şehri. Yollarda gül kurusu hırkan hiç çıkmıyor aklımdan. Gözlerimi sürekli kapalı tutmaya çalışıyorum. Sara hastalarının çevrede garip varlıklar görmeleri gibi, ben de gözlerimi açtığımda, kendimle baş başa kaldığımda, kendimi bir yerlerde yakaladığımda hırkanla karşılaşıyorum. Rüyalarıma doğru koşan bir hırka oluyor her yanın. ‘Nasıl güzel mi?’ diyorsun utanarak. Konuşmana, tebessümüne, gülmene direnemiyorum. Bir hançer saplanıyor göğsüme. Kurbanlık kuzular gibi depreniyorum. Damarlarımın üstüne asma yaprakları bastırıyorum. Yine de hırkanın renginde adının yollarıma yazılmasına engel olamıyorum. Bu defa yollara gül yaprakları atıyorum. Yeter ki adın yollarda bana görünmesin. Yetmiyor. Işık sızabilecek yanlarımı dikkatli bir şekilde kapatıyorum. Kapatıyorum, ama bu sefer de içimdeki seni çağrıştıran seslere teslim oluyorum. Yine dönüş yapıp, o sese kulak veriyor, ‘Güzel günler biz bekliyor.’ sözüne kendimi inandırmaya çalışıyorum. ‘Bu ayrılıkta da hayır vardır. Sabretmeli.’ diyorum. ‘Sondaki, öncekinden daha iyi değil midir her zaman. Ayrılık önce; kavuşma ayrılmadan olmaz ki.’
Toprağın derinlerine çekilircesine, aşağılarıma inen kanı bir kanalla tekrar yukarı çıkarıyorum. Korka korka yeni bir damar açıyorum içimde. O damardan beslenmeye başlıyorum. Kurumuş, büzülmüş damarlarımdan kan sızmayacağını fark ediyorum. Artık arzularımla kendim olmayı yitiriyorum. Biraz önce açtığım damar da kapanıyor. Damarımdaki kanın tükendiğini hissediyor, kendimi bırakıyorum. Hayata teslim oluyorum. Hiçbir şey umurumda değil. Ne kazandığım için seviniyorum, ne de kaybettiğime üzülüyorum.
Bu ayrılık, beni benden koparan ya da beni bana katan her şeye karşı beni duyarsızlaştırıyor. Ufak bir ayrıntı olan uzaklık içimde büyük bir boşluk, bir ayrılık, tecrit hali yaşatıyor bana. O boş, o ayrı yerlerime ne koyulsa dolmuyor. Böyle günlerde Enes olmanın hazzını sadece sevgiliyi her gece rüyada görmekle tadıyorum. Rüyada beni çağıran isme koşmanın tatlı ve çabuk bitiveren harıyla duruluyorum. Dünyanın ile hayalin bunaklığından ve bulanıklığından rüyanın diriliğine ve arılığına sığınıyorum.
Rüya damarıma kan zerk edince yine matemle alevleniyorum. Damarlarım, sızmış gül yağı gibi tutuşuyor. Dün her şeyi terk ettiğim halde, yine arzuyla uyanıyorum. Tutkularım filizleniyor tekrar, arzularım ayaklanıyor ve olacak olan hiçbir zaman olmamış gibi yine başlıyor. Bütün hatıraları yüreğimin sahaflarından çıkarıyorum. Seninle ilgili belge, bulgu, vesika, konuşma, resim ne varsa hepsini kalbimin sadefli zarfında biriktiriyorum. Yeniden bütün trenlerini göğsümden geçiriyorum. Belki bulamadığım deliller vardır, diye umutla vagonları bir bir tarıyorum. Her arayışımda binlerce şahit buluyorum. Zarf bir kitap gibi kabarıyor. Kalbimi “Emirdağ Lahikası” biliyor, hepsini onun içine kurumuş gül yaprağı gibi diziyorum. Kitap kuruluyor, hemen cüzleri dağılıyor. Rüyalarıma topladıklarımı hatırlayıp, harmanlarken kül gibi savruluyorum. Göğsüm parçalanıyor yine.
Bu teslim, bu aşk… Hüznün uzun sürmeyeceğini, bir gün yine hatıra tadında yaşayacağımıza olan inancımı, var edeninin varlığına olan inancıma eşitliyorum.
Ufuklara bakıyorum. O “ bir gün”ü arıyorum. Sanki ufuklarda gözlerinle karşılaşıyorum. Ağlıyorsun mavi mavi. O an sanki bir deniz oluyor gözlerin. Bir yaban gülü gibi bırakıyorum kendimi soylu ağlayışlarına. Dalgalandığında ıslanıyor kırmızı yapraklarım. Gül yaprağını emiyor.
Bir deniz oluyor gözlerin Emirdağ’ın ufuklarında. Deniz. Deniz suyunu dağdan alır. Emirdağ’dan mayanı alıyorsun. Dağa aşkımın gücüyle emir veriyorum. Şirin gibi bir deniz fışkırıyor o Ferhat gibi Emirdağ’dan. Varlığımı varlığımda yitirten var edenin adıyla senin adını anarak, eşya denizine dökülüyorum o siyahtan maviye kayan gözlerinde. Ona ben bir al gül daha ekliyorum.
Gözlerin gözlerimi hemen her rengiyle gül gül resimliyor. Gezdiğim her yerde seninle birlikte kürek çekiyorum. Anıları ihya etmek için Barla’ya gidiyorum. Eğridir Gölüne bakıyorum göl göl gözlerimle. Katran ağacına sarılıp ağlıyorum. Yeniden yeşermesi için köküne evhamlı gözlerimi boşaltıyorum. Onu avucumun içi gibi biliyorum. Budaklarını açılmış ellerin gibi görüyorum. Sanki sen ikimiz için dua ediyorsun. Aşağılardan sisler yükseliyor, ellerimin sırtlarını okşayıp, yüzümü öperek geçiyor. Gözlerim buğulanıyor. Ben katranın etrafında Mevlana’nın türbesinin etrafında döner gibi dönüyorum. Döne döne içime dökülüyorum. Durulup, ölümsüz düşlerle üst üste her cepheden fotoğraflarını çekiyorum. Irmaklar olup, keyifle denize dökülüyorum. Katrana köpükler atıyorum, karışıyor sislere. Artık zembereği kopmuş bir saatim. Zaman ve mekan bilincimi kaybediyorum. Bu aşkınlıkla ve taşkınlıkla az ötedeki ağaçtan evine giriyorum. Basamakları çıkarken varlığımı azaltarak ağacına doğru yükseliyorum. Kolum kanadım kırılmadan önceki günlerde çay içip yavan ekmek yediğimiz günleri düşlüyorum. Merdivenin basamaklarını öpüyorum. Ağacın çiçeklerini ovuyorum, yapraklarını okşuyorum. Buralara ellerin dokundu, buralara gözlerin değdi ah! Değdiğin, dokunduğun yerler binlerce bereketli aşk izi oluyor.
Yüreğimi bir çam kozalağı gibi alıyorum. Sen sadece bir kozalak değilsin, bir çam ağacı taşıyorsun sinende, diyorum kendime. Ah neler neler diyorum kendime…
Ağacın üzerinde ilerledikçe sesim irkiliyor, kirpiklerim titriyor. Dokunsa birisi yüreğime ah, düşeceğim. Bir tek sen değilsin terk edilen ey yüreğim! Kalbini ov. Hüznünü bile. Göz yaşını durula. Kendini umuda teslim et. Aşkına hayallerinden su ver. Büyüt gövdende benliğini… Daha neler neler diyorum kendime…
Taşlarla döşediğin avludan çıkıp, dağın dudaklarına doğru yürümeye koyuluyorum. Çektirdiğim resimlerden bir deste oluşturuyorum. Bir yığın fotoğraf, Çiçekdağ’ına ilerliyorum. Şehri biraz seyran edip, gül yüklü bir gemi gibi Emirdağ’a yüzüyorum. Seni misafir eden her şehrin herkesin görebileceği yerlerine beraberliklerimizin anılarla enginleşen fotoğraflarını serpiyorum. Emirdağ’a geldiğimde bir fotoğraf kalıyor elimde. Buralarda gezdik, buralarda dinlendik, ötelerde ağladık, oralarda güldük. (Ah gülüşün geliyor aklıma.)
Son fotoğrafı kandil aydınlığında okuduğumuz kitapların yadigarı olması için kandilin kıyısına iliştiriyorum. Aşkla örülmüş kırmızı bir sepet içine Emirdağ fotoğraflarını koyup, zaten fotoğraflarımdan başka hiçbir şeyim olmayan evimin kapısını çekiyorum.
‘Sen İstanbul’a gitmelisin. Bunu benim için yaptığını bilmek beni üzüyor, içten bir gece yaşatıyor bana. Ama ayrılmamız gerekir şimdilik. Bunda da bir hayır vardır. Oraya gelirsem, seni ziyaret ederim. Gitmeni istemiyorum, ama gitmen gerekiyor. Biz yine karşılıklı rüyalara devam ederiz. Her sabah hayalimden çıkmayan suretinle beraber oluruz.’ dediğin günler geliyor hatırıma. Göz yaşlarıma kendimi doğruyorum.
İşte yine dönüyorum İstanbul’a. Her Emirdağ’a gelişimde kaç defa bu kelimelerin kucağına düştüğümü bir bilsen. Bir bilsen kaç defa yıkılıyorum seni hatırlatan herhangi bir şeyle karşılaştığımda. Bir bilsen….. İşte küflü anahtarı çektim, İstanbul’a gidiyorum. Bu kaçıncı dönüşüm İstanbul’a bilmiyorum.
….
Yine, Hırka-i Şerif camiine bakan evimin penceresine dayanmışım. Aklımda gül kurusu hırkan. Minareyi kalem gibi kullanıp, uzakları belliyorum. Önce bir ağaç, sonra meyve… Gövdesine bir kalp çiziyor, içine yan yana ismimizi yazıyorum. İsimlerimiz yüreklenip, dalga dalga yüzlerce fotoğraf oluyor…
Meyveye dönen ağaç, vuslata erdiren fotoğraflar…
Bağrında meyve olduğum ey ağaç, beni unutma.
Şair, öykücü, yazar. 1 Aralık 1974, Balıkesir doğumlu. İlk ve ortaokulu Balıkesir’de, liseyi Kırklareli’nde bitirdi. Gazi Üniversitesi İşletme Bölümü mezunu (2001). Bir süre radyo programcılığı yaptı. Daha sonra yerleştiği İstanbul’da bir kamu kuruluşunda memur olarak çalıştı.
Yazı hayatına 1993 yılında Yeni Asya gazetesinde başladı. İlk şiiri “Hüreyre” (Eylül 1998) ve ilk öyküsü “Sidre ve Cam”, Yedi İklim dergisinde yayımlandı. Daha çok öykü üzerinde yoğunlaştı. Deneme ve makaleleri; Zaman, Milli Gazete, Yeni Asya, Akit gazetelerinde, öykü ve şiirleri ise Yedi İklim, Dergâh, Kırklar, Okuntu, Polemik, Edebi Pankart, Şahdamar, Yağmur, Elif, Edebiyat Otağı, Yeni Dergi, Kelime ve Aryaevi dergilerinde yayımlandı. Karakalem, KitapHaber, Kitap Postası dergileri ile Kitap Zamanı’nda eleştiri yazıları yayımladı. Karakalem.net sitesinde haftalık yazılar yazdı. Kelime ve Aryaevi dergilerinin editörlüğünü yaptı. Öykülerini, Sana Aşktan Soruyorlar (2002) ve Aşktan Öte Bir Yol (2006) adlı kitaplarında topladı. Yağmur Dergisinin 2007 yılında düzenlediği hikaye yarışmasında “Çakı, Kuş ve Mum” adlı hikayesi ile 3. oldu.
“Mustafa Oral, aşk’ın haber’in kaynağı olduğunu anlattığı kitabında, bizi bu ilahi gerçeğin çevresinde, yüreğinde, kıyısız bucaksız ikliminde dolaştırmaktadır. Şiirsel dili, zengin çağrışımlarla örülü anlatımı, Risale eksenli okumaları, irfani edasıyla Oral, ‘sana ruhtan soruyorlar’ emrindeki ruh’u aşkla özdeşleştirir.” (Sadık Yalsızuçanlar)
“Mustafa Oral bir yandan ucu geleneğe çıkan bir öykü tarzının izleğini takip ederken, bir yandan da klasik öykünün imkanlarından yararlanarak kıssa öykü tarzını yokluyor. Öykü dünyasında karşılaştığımız öykülerden farklı olarak değişik biçimleri, biçemleri ve tematik yapıları deniyor. Zaman zaman mısraa benzer tek cümleli paragraflar, noktalama işaretleri kullanılmayan cümleler, sayfanın genel görüntüsü içinde fotoğrafik disiplinler sunan biçimler kullanıyor. Felsefeden tarihe, sinemadan fotoğrafa, mektuptan şiire kadar bilim ve sanatın bazı dallarının tekniklerinden yararlanarak öyküsünü oluşturmaya çalışıyor.” (Yusuf Tosun).
HAKKINDA: E. Eren Yılmaz (Millî Gazete 09.12.2002), Yusuf Tosun (Yedi İklim, Ocak 2003), Cahit Külekçi (Hece, 2003), Yusuf Tosun (Milli Gazete 01.11.2006). Selçuk Küpçük (Milli Gazete 11.01.2007- Röportaj)



Gökekin’de okuduğum nadir metinlerden biri bu metin. İncelikli, kurmacadan uzak, hatıra ile tahkiye üslubu arasında duran enfes bir metin. Buradan editör arkadaşlara tekif ediyorum: “Okunası yazılar” nam bir kategori açılmalı ve bu hikaye de o kategoride yayınlanmalı. Bereketle Mustafa Bey.
içinden ağaçlar geçen metinler beni allak bullak ediyor… yüreğimin zarı titreyerek okudum ben de…
teşekkürler mustafa bey…
Yüreğimi bir çam kozalağı gibi alıyorum. Sen sadece bir kozalak değilsin, bir çam ağacı taşıyorsun sinende, diyorum kendime. Ah neler neler diyorum kendime…
*
her cümle bir şiir edasında..gönlüne sağlık sevgili şair..
*
Hayallerinde neredeysen orda olman dileğiyle…
Selam ve dua ile…..
bu öyküyü daha önce okumuştum, diye hatırlıyorum. “Aşktan Öte Bir Yol”dan sanıyorum. şimdi de ilk okuyormuşum gibi lezzet aldım, dönüp yeniden okudum. dilerim sevdiklerinle birlikte olasın..
İnsanın kendisi için yazılan yazıyı okuması güzel ve hüzünlendirici…Aradan yıllar geçmesine rağmen hatıralar ilk gün ki gibi.