Baskül

1

Salacak Sahili…

Bu yerin adının Salacak Sahili olduğuna pek emin değilim. Yıllar önce belediye bankında meskun sakallı bir adama, “Buranın adı nedir?” diye sorduğumda, “Salacak derler birader.” cevabını almıştım. Şu halde ortalama bir mantıkla Salacak’ın denizle birleştiği kıyı şeridine de Salacak Sahili diyebilirim. Denizin kıyısında kocaman ve yeşil renkli kayalar var. Bu kütleler bulundukları yerde o kadar iğreti duruyorlar ki, başka yerden getirilmiş olduklarını düşünüyorum.

Salacak Sahili… Bu iyi. Her şehirde sahiplenebileceğim bir yer var, yüzölçümüm gelişiyor. Burayı neden bu denli sevdiğimi bilmiyorum. Ama işte ne zaman İstanbul’a gelsem, buraya uğramadan edemiyorum. Sahile geldiğimde akşam henüz oluyordu. Bu saatlerde deniz, rüzgarda yavaş hareketlerle dans eden devasa, siyah, kadife bir etek gibi. Eteklerine yapışan aşıkları gibi, gemiler eksiksiz üzerinden. Denizin Kız Kulesi’ne yakın bir bölgesini iştahlı bir martı sürüsü talan ediyor. Bu sahneyle sanırım ayakta kalarak başa çıkamam, en yüksekteki kayayı gözüme kestiriyorum. Elimdeki Jack London’ın Martin Eden’ini göz kararı seçtiğim kayaya bırakıyorum ve üstüne oturuyorum. G. benim bu halimi görseydi, “Popona kitaplardan daha çok değer veriyorsun!” derdi mutlaka.

Salacak Sahili
Salacak Sahili
Salacak Sahili… Bu ismi kanıksadım. Sahile paralel giden asfalt yolun kaldırıma yakın tarafına muntazaman bir çok araç park edilmiş, açık kapılarından dışarıya yüksek sesli melodiler yayılıyor. Bu melodiler içinde Take My Soul Away’i duyduğumda şaşırdım, daha çok Müslüm Gürses veya Cengiz Kurtoğlu bekliyor gibiydim. Ancak sadece bu şarkı çalmıyor, araçların her biri kıskanç bir as solist edasında diğerlerinin sesini bastırabilmek adına daha çok bağırıyor sanki. Maestrosu deniz olan ve fakat denize bir türlü uyum sağlayamayan amatör bir orkestra gibiler. Veya Sayın Deniz, post modern bir senfoni deniyor: Kaotik Çağ Senfonisi! İnsanların araçlarındayken oto teyplerinin sesini neden sonuna kadar açtıklarını bir türlü anlayamamışımdır. Bunda muhakkak toplumsal bir mesaj olmalı.

Salacak Sahili… Bir müddet daha denizle yol arasında gidip geldikten sonra başımı asfalt yol ile deniz arasında kalan yürüyüş yoluna çeviriyorum. Dokuz on yaşlarında, esmer, saçları saralı bir berberin kriz halindeyken tıraş ettiğini düşündürecek kadar şekilsiz ve kısacık bir çocuk gözüme çarpıyor. Çocuğun elinde beyaz renkli bir baskül var ve yatacağı yeri inceleyen bir kedi gibi dikkatle etrafını inceliyor. Neden sonra bir yer beğenmiş olacak ki, çocuk elindeki baskülü yere bıraktı ve birkaç dakika boyunca baskülü bir deniz tarafına çevirdi bir Üsküdar tarafına. Çocuktaki bu simetri kaygısına bayıldım. Ne de olsa bu da bir nevi O’nun sanatıdır. Ancak ilginç olan daracık yürüyüş yolundaki insanların, tartılmayı düşünmeyecek kadar telaşlı yürümeleriydi. Çocuğun, çöldeki bedevilere kum satmak gibi ütopik bir tecimsel anlayışı olduğuna hükmettim. Burada pek fazla şansı yok ve belki de denize bakıp yutkunacak insan seli durana dek. Çocuğu incelerken birden göz göze geliyoruz. Utanır ve gözlerini yere indirir diye düşünüyorum. Hayret! Daha keskin ve dikkatli bakmaya başlıyor ve birkaç dakika boyunca çocukla aramızda anlamsız bir göz harbi yaşanıyor. Neden sonra saate bakma bahanesiyle başımı sağ koluma doğru indiriyorum, bunu yaparken de oldukça sakin görünmeye çalışıyorum. Saat: 20:15. Isparta’ya gidecek olan otobüsün kalkış saati ise 21:45. Erkenden gidip bilet almalıyım diye düşünüp ayağa kalkıyorum ve oturduğum kayayı terk edip yürüyüş yoluna ilk adımımı atıyorum. Ve tam yürüyüş yoluna adımı attığımda bütün bu anlar boyunca gözlerini benden ayırmadığını tahmin ettiğim çocuğun sesini duyuyorum:

-Abi! Hey! Abi! Paltolu Abi!

İrkiliyorum. Korktum mu, yoksa çağrıyı laubali bulup kızdım mı bilmiyorum. Bir mendirek gibi yavaşça çocuğa doğru döndüm:

-Paltolu Abi ha? Neden palto? Birincisi ben buna kaban demeyi tercih ediyorum. Bak göğüs hizasında cepleri var. Hiç paltoların cepleri burada olur mu? İkincisi, illa bir sıfatla ünleyeceksen bana, bu giysi, saç, sakal ile alakalı olmasın. Çünkü bundan nefret ediyorum. Hem neden yakışıklı abi gibi bir şey demiyorsun sen? Bak sana marketing dersi veriyorum. Böylece beni şımartabilirsin. Yani…

-Tamam abi, Yakışıklı Abi. Tartalım mı Abi?

Çocuktaki bu sorgusuz teslimiyete üzüldüm. Gururunu kaybetmeye başlıyor.

-Tartma abisi. Baskül meraklısı bir profil mi veriyorum ki bu denli iştahla kütlesel sarkmalar yapıyorsun bana? Hem kilomu bilsen ne olacak? Hem ben kilomu bilsem ne olacak? Aman tanrısı deyip diyetisyenlere mi koşacağım? Yoksa, aman da aman, pek dal gibiyim diye…

-Kilondan bana ne Yakışıklı Abi. Tartalım mı Yakışıklı Abi?

Aslında bu Yakışıklı kelimesinde müstehzi bir vurgu var ama bu yine de hoşuma gidiyor.

-Uff, Yakışıklı Abi deme lan, içimin yağları eriyor. Peki, kaç paraya sıyrılacağım bu eylemden?

-Yirmi beş kuruş Yakışıklı Abi.

-Hamm. Yirmi beş hem de. Pahalı lan! Demek sen şimdi yirmi beş kuruşa hiçte saklamaya çalışmadığım kilomu ifşa edeceksin. İyi bakalım…

Baskül
Baskül
Tartının üzerine çıktım. Üzerine çöken bu ağırlık yer yer pas tutmuş yaşlı tartıyı gıcırdattı. Göstergenin üzerindeki kırmızı ibre kısa bir süre sağa sola deliler gibi koşuşturdu ve elli altmış bandı arasında bir yerde titremeye başladı. Çocuk ibrenin sabitlenmesini beklemeden:

-Elli altı, dedi rutin bir ses tonuyla.

Bunu zaten az çok biliyordum ama bu ses tonuyla söylendiği için olsa gerek kendimi vebalı gibi hissettim.

-Elli altı mı? Nasıl, iyi mi bu şimdi?

-Yok abi kötüdür, dedi gülerek ve ekledi: Boyuna göre çok az.

-A-ha! Bir de dalga geçiyorsun? Hem yirmi beşliği kapınca Yakışıklı ünvanını da tedavülden kaldırdın bakıyorum? Güya çocuksun, senin bu işlerden anlamaman gerekirdi.

Bu son sözüm ağzımdan çıktığı anda beni utandırdı. Çocuğu da. Dudaklarını büzdü, gözleriyle bir “Neden!” bıçağını bana sapladı ve başını yavaşça önüne eğdi. O an içimde çocuğun saçlarını okşamak gibi karşı konulamaz bir istek baş gösterdi. Bu kesinlikle “Neden herkesin beni incitebilmek için bir sebebi oluyor mutlaka?” haliydi. Elim gitmedi başına bir türlü. Gönlünü alabilmek adına bir sürü şey sordum, sustu kaldı. En sonunda mesleğiyle ilgili bir soru sormayı denedim:

-Hicranımı da tartabilir misin?

Başını kaldırdı, gözlerini öfkeyle kısarak:

-Ne gam! diye tısladı. Bu hafif yaşamak için ağır kaygıların var senin. Hicranını değil ama yoksulluğunu tartabilirim, dedi. Ağırlığını bilirim çünkü.

Beynimden vurulmuşa döndüm. Hiçbir şey demeden hızlı adımlarla Harem’e doğru yürümeye başladım. Yolun yarısında da çocuğa adını sormadığım için kendime küfrettim.

Yazar Hakkında

Hüseyin Cahid Doğan

Hüseyin Cahid Doğan

1980 İzmit doğumlu. İşletme Fakültesi mezunu. Ürünleri; Martı, Genç Adım, Mefkure, Vivo, Toplumsal Asabiyet, Kavsıkuzeh, Renkli Dergi, Ardıç, Serseri, Etika gibi dergilerde yayımlandı. Kocaeli Üniversite'sinde çalışıyor. Elif Bilge ile evli. | Yorumları
1
Adet Yorum Listeleniyor...
  1. 1Mavi Çocuk
    11:54 am | Şubat 2, 2008

    İçimizden bir hikaye. Doğal. Her an yaşadığımız/yaşayabileceğimiz. Boyacının son sözünden sonra, sanki bir Müslüm Gürses şarkısı arka fonda çalacak gibi geliyor insana.

Yorum Ekleyin