Baş göz üstüne
496 izlenim
Hikaye edilir; çok değil bir zaman önce kırlarda, dağlarda, bayırlarda dolaşan özgür ruhlarmış şu bizim âdemoğlu. Oturduklarında bile kalkıp her an koşacakmış gibi uyanık ve dipdiri otururlarmış. Kimileri kaygısız onca da dingin oturmaktan hoşlanmış sonra; şehirler kurmuş, şehirlerde sakin meskun olmuşlar. Şehrin efendileri kaygıya mahal olmasın diye meskun mahallin “yazılı” kurallarını ilan etmişler. “Yaşanılan yaşam” “kaydedilmiş yaşam” olmuş böylece. Efendiler elinde kaydedilmiş değerler edinmişler, kaydedilmiş ödevler, kaydedilmiş gerçek; efendilerin gücüne güç katan tılsımlı bir aygıt olmuş yazı. “Islah edicileriz” diyerek, “kelimelerin yerlerini değiştir”mişler durmadan; “ekin ve nesli fesata uğrat”arak. “Şu geniş dünyaya sığmayan gönül” bir şehre sığ[ış]mış önce, sonra dört duvar arasına… Ve dingin onca da memnun halleriyle insanlar tekno-bilimin bağışladığı ekran mesafesinde seyr üzreler.
Tekno-bilimsel kültür yeni bir dil ve yazı konumu üretmiştir. Yaşanılan çağla ilgili yazılıp çizilen spekülatif onca şeyi tekrara girmeden biz daha çok bu “yeni” “dil ve yazı konumu” dolayımından yol almaya çalışacağız. Hesaplılık ve fayda anlayışları üzerinde tırmanan bu yeni konumun bulaşmadığı şey kalmamıştır. İnsani durumları da simule eden, neredeyse kımıltıya izin vermeyen bir kurgu genşiyor. Yaşanılmış, yenilip yutulmuş; yazılıp söylenmiş, hazmedilip hayatın kılcal damarlarından akıtılmış onca ham besinin, sözün, malumatın, görüntünün, imgenin arasından nasıl sıyrılacaksın? Kuru karşı çıkışların bir işe yaramayacağı bir durum var yani ortada. Pazar ekonomisininin, teknolojinin, reklamın, bilgisayarın… bildiğiniz sayıp dökülen daha birçok şeyin “zararlarından” söz açıp durmak korkunuzu, korkuyu büyütmekten başka bir işe yaramaz, yaramıyor. “Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta” diyor Turgut Uyar; “Her şey naylondandı o kadar.” Doğru “her şey naylondan” ama beklemesini ve ümit etmesini de biliriz, “kaygılandığımız insanlık durumları” için yeni kanallar açmaya çabalamaktan da kaçınmayız asla; “korkulacak bir şey yok!” Nabzı atanlar var; “buyurulmuş erdemler”le uyuşturulamayan, öyle kolayca hazmedilip tükürülüp atılamayacak yolerleri. Yeni konumun kodlarını sökerek, yarıklarından sızarak onu değilleyebilen yollar açmak mümkündür. Ne olursa olsun “insani” tüm alanları, unsurları yok etmenin imkanı yoktur, olmamıştır. Tarihin her döneminde benzerleri yaşanmış ve nabzı atan insanlar her insanlık yitiminde onun içinden bir insanlık durumu çıkarmayı bilmiştir. Şikayet, bezginlik, kötüleme, yasaklama… en sık görülür insanlık hâlleri. Her önüne gelen bir şeyleri “koruyor”. Herkes bir şeyleri “korurken” kendini kim koruyacak? Nabzı atan bir kalbe ihtiyaç var [kalb, değişme vs.]. Kalp deprendirir ve dönüştürür. Âlemin ahvali “insan hâli” değilse ondan şikayet işe yaramaz. Âlemin ahvalinin hâli hazır hâlini “insanlık dili”ne tercüme edecek “tercüman”lar lazımdır.
Tekno-bilimin yayılıma soktuğu bu yeni konumun “kendi dışı”nın akış kanallarını, izleklerini, kaynaklarını, tüm sahipliklerini belirleyerek onlar üzerinden kendini yayılıma sokması gerekiyor. Dolayısıyla kendi [bireysel] alanını dokunulmaz ve ulaşılmaz kılıyor, hakim hâle getiriyor gibi görünürken “kendi dışını”, diğerini durmadan genişleterek, yayarak yol alıyor. Dolayısıyla hakimiyetini sağlamlaştırmak adına sürekli küçülterek hapsediyor kendini. Bu onun yumuşak karnıdır.
Yazılı kültürün kendini kurmaya başladığı ilk zamanlarda mevcut ahvalin hakim aygıtlarını doğru okuyup, “kendilikleri”yle insan oluşu sürdürmek, dolayısıyla yazılı kültürün dışında kalmak isteyenler, hakim haliyle yazılı kültürün üzerine sıçrayıp onu kuşatmak pek mümkün görünmediğinden, yazılı kültürün yerini sağlamlaştırmak için gizleyip örttüğü unsurların örtüsünü sıyırmaya, onun açıklarından içeri süzülüp onu içeriden dönüştürmeye, başlangıcına döndürmeye çabalamışlar. Böylece yazının asli unsurları olan harflerden başlanılmış işe. Harflerin oynatılan yerlerine konulması, asli mahreçlerine iadesi [te’vil/yorum] dayatılan değerlerden, kaydedilmiş yaşam ve ödevlerden kurtulmanın yolunu açacaktır. Onlar için başlangıçtan beri durmadan okunan, okundukça zevk alınan bir “kitap”tır âlem. Varolanların hepsi de birer harftir. Evren Tanrı’nın Konuşmasıyla [“Ol!” emri] varolmuştur, bunun için evrende varolanlar Tanrı’nın Kelimeleri’dir. İnsan, Rahmani Nefes’in solukladığı “Nefs-i Natık”tır; “Konuşan Nefs”. Tanrı’nın kelimeleriyle soluk alıp verir, nefsi [kendilik’i] teneffüs eder. İsimler ve eşyanın görünür alana çıkması ile “teneffüs” arasında bir bağ vardır. Teneffüs, Rahmani Nefes ile olur, Rahmani Nefes’deki belirme ve varlıkların kaynakları “Kelimeler”dir. Yetkin İnsan “İnsan-ı Kamil”, bütün âlem olur böylece, âlem de Yetkin İnsan. Yetkin İnsan’ın varlığı âlemin hayatı, yokluğu haraboluşudur. Şu halde şehrin efendilerinin hükmedemeyecekleri bir alan açılmış, böyle bir çevrimle yazının kayıtlarından, dayattığı yaşam pratiklerinden, hatta dilin kurulu yapısının kısıtlayıcılığından kurtulma imkanı doğmuştur. İbn Arabi Fütuhat-ı Mekkiye’sinde, ‘Kelimenin işiten herkeste bir izi olduğunu, bu sebeple ona Arapça’da “kelime” dendiğini, bunun yaralamak anlamına gelen “kelem”den türediğini, kelimenin yaralanmış olanın bedeninde bir iz olduğunu” söylemiştir. Kendi “malzemesi” olan Kelime böylece yazılı kültür[efendilerin]de derin yaralar açmıştır. Bir yandan kendilerini de yaralayıcı bir şey olsa da, kendileri de yaralansa da -ki bu ecza’dır; çünkü “Harf İlmi” “İsevi bir ilimdir” der Marifet ve Hikmet’te İbn Arabi. Hayatın ruhu olan ve kalbin en derin yerinden çıkan Diriltici Nefes’dir yani Harfler. Her biri bir âlemdir. Manalardaki hissi hayat çıkar oradan ortaya. Yazılı Kültür sökülmüş, yaralarından içine süzülünmüş, istila edilmiştir. Böylelikle Yetkin İnsan’a giden yol açılırken, yazılı kültürün kayıtlayamayacağı bir alanda kelam yeniden inşa edilmiştir.
Şimdi de “yeni konum”un “kendi dışını”, “diğeri”ni durmadan genişleterek, yayarak yol almasından kaynaklanan zayıf yanı sökülerek, onun kaydı kuyudu, yapısı bozularak Kelam ve İnsan’ın yeniden haysiyetine kavuşacağı benzeri bir inşa mümkün kılınabilir.
Tekno-bilim geldiği noktada yazılı-basılı-dijital kültürün de bir uzantısı olarak “yazılı şiir”de şiirin öz sülüğü “faydacılık”la beslenen “stratejik şairlik” [tabii stratejik şiir] gibi bir başka vahamet doğurmuştur. [Bizim dikkatimizi celbeden de daha çok burasıdır aslında.] Okuyucu müşteri, şiir mal [poesie], söz retoriktir burada. Oysa yeni konumda her strateji tekno-bilimi ve “diğeri”ni besler. Dolayısıyla faydacılık tekno-bilimi besleyen ama şiiri yokeden bir şeydir. Aynı durum “sanat” tabir edilen alanlarda da sözkonusudur ve oradan “yazılı şiir” kışkırtılmaktadır. Varolanı yansılayabileceği, görünmeyeni görünür kılıp sabitleyebileceği iddiasındadır bu şiir. “Görülmeyen” noktasında geleneğin verimleri de deneyime yaslanmayan bir sunilikle temellük edilmekte, retorik nesnesi olarak kullanılmaktadır. Kendi içinde neredeyse imkansız bir [art]niyettir bu. Gösterenin kendisini açıklayıp ele verebileceği, [her nasılsa] sabitleyebileceği bir gösterileni işretlemesi bir yana, kendisi de bir gösterilene ihtiyaç duyan başka bir gösterileni işaretleyecek ve bu aşılmaz çelişki, imkansız bağımlılık bitimsiz sürüp gidecektir. Sadece görünmeyeni değil, bilinmeyeni ve hakikati de temsil[üretebi]edebileceğini sanan, bu “imkansız”lıkta kendi düzeylerinden olmasına karşın gösterenin gösterileni sunduğunu iddia edebilen, özneyi de nesne olarak karşısına koyan, dahası özneyi bakışa alet eden bu özsevicilik kendini böylece kurban vermektedir. Kurban verme, öznenin kendisini aradan çekme muştusunu verip onu “yararcılık” stratejisinden koparabilen bir imkanlılık da olabilir. Oysa bu türden bir yitim ve çözülüş sırasında bile hâlâ “ben” diyebilen biri kendi çözülüşünü bir şenlik olarak da yitirecek, kendini kendi benliğini yitirirken yaşantılayacaktır. Söz’ün verimlerini sahte gerçeklikler üzerine kurulu, retoriksel bir sunuma alet eden bu “sihirli” “yazı şiir” anlık bir şaşkınlık oluştursa bile etkisi silinip gidecektir. İşte tam burası kendi içinden bir parçayla ona vurup onu sökmemize, “bütünün benzeşim dünyası” içine sokularak sembolleri okumaktaki bu nevrotik beceriksizliğin sihrini bozup onu ait olduğu yere göndermemize elverişli bir noktadır.
Abdulkadir es-Sufi Ayetlerden İşaretler kitabında;
“Ve hani birini öldürmüştünüz de
suçu üstünüzden birbirinize atmıştınız.
Allah gizlediğinizi açığa çıkarıcıdır
Ve ‘Ona bir parçasıyla vurun’ demiştik.
Bunun gibi
Allah ölüleri diriltir
ve size ayetlerini gösterir
aklınızı kullanasınız diye.” [Bakara; 72-73]
ayetinden hareketle bir şeyin bütünü taşıyabilen bir parçasıyla asliyetine ait kılınabileceğini anlatır. ‘Ona bir parçasıyla vurun’… “Ölmüş vücuda onun bir parçasıyla vurun, dışarıdan müdahale etmeksizin. Tüm organizma kendi içinde tamdır. Öz-işlev, evrensel işlevdir. Bu, ölüye hayat verir. Başka bir deyişle, insanın içinde aklıbaşındalığa, hayata ve esenliğe bir araç vardır. Öz’e özün bir parçasıyla vurun. Kavrayış yetisine kavrayış bölgesi içinden vurun. Bu öz’ü hayata döndürecektir. Bu uyandırır. Olağan kavrayış, düşsel kavrayıştır. Olağan kavrayış, esrime halidir. Olağan kavrayış Firavun’un büyücülerinin hilesini göremez. O, onun tarafından, ya da daha doğrusu, bir parçası tarafından, kendisini görür gibi gören bir parçası tarafından dönüştürülmelidir. Bu ona parçasıyla vurma işlemi, “aklınızı kullanabilesiniz diye”dir.” [Ayetlerden İşaretler, s. 37-38.]
‘Ona bir parçasıyla vurun’… Parçayı ikiliğinden söküp alarak onu bütünün benzeşimi içinde tutun; parçayı iç ve dış olarak [bütünün] benzeşim[düzeyin]e iade edin. Seyirci üzerinde [şiir okuyucusu da ölmek üzere olan bir seyircidir] hakim bir etki oluşturmanın onu şaşkınlıkla büyüleyerek sağlanabileceğini varsayan imge [kurgucuları], bakışa ayarlanmış [bakış doymaz; seyirci aç bir hayvandır], giderek görünmeyeni görünür kılma [sonuçsuz] çabasına düşerek ve kendisini çıplak bir beden gibi sunar. Kendi dışında herhangi bir gerçekliği yok sayan böyle bir imge sultasının [iktidarın] gözünden kaçıp imgeselleşmeye meydan okuyan saklı mekanları araştırmanın imkansız olduğu [Foucault], ya da Habil’i mezarına kadar izleyen tanrısal göz yerine kıtaların üzerinde süzülen uydu gözün denetiminden kurtulmanın mümün olmadığı [Virilio] söylenebilir. Arzudan delirtmek için kendisini cezbedici çıplak bir beden gibi sunan bu pornografik imgenin büyüsünden kurtulup onu silip süpürmek ve kendisi olan imgeye nazar edebilmek için kimbilir belki Musa’nın Asâsı gereklidir. [“Şiir hikmettir, beyan [retorik] sihirdir” Peygamber sözünü yedeğimize alırsak; Asâ: Şiir’dir.] İbn Arabi, bulmanın ancak her şeyden ümit kesildiği bir noktada mümkün olduğunu, söyler. Kendilerine tevessül ettiğimiz şeylerin [yani ikincil sebeplerin] yokluğunda, ancak hiçbir şey bulmadığın zaman bulursun. Muktedir imgesel gözün bir kör noktası vardır, her gözde olduğu gibi. İşte o kör nokta insanın gözündeki kör noktanın hareket alanıdır. Bir nesne olmayan kendisi olarak bulunan, ne ise o olan imge, görünmeyeni görünür kılan bir çerçeve değil, görmeyi ona fırsat tanıyan bu kör noktaya bağlı kılan bir görüdür. Bu kör nokta görüntünün içinde o olmayan [görülmeyen] başka bir alanı harekete geçirir, böylece imge kendini çifte bir varoluş olarak konumlandırır. Bu kör nokta berzahtır.
Berzah genellikle ölüm sonrasında belli bir ara durum olarak kabul edilir. Ancak biz daha çok İbn Arabi’de ifadesini bulan berzah kavrayışına başvuracağız. Berzah her türlü ara düzeyi, orta hali; iki şeyin hem ayrık hem de bütünleşik yanını temsil eden her şeyi ifade eder. Bu iki şey, görünen ile görünmeyen, biçimsiz ile biçimsel, vücud ile yokluk, ruhanî âlem ile cismanî âlem, ruh ile beden, dünya ile ahiret, dolaysız bilgi ile kuramsal bilgi, öz ile özellikleri, ruhsal algı ve kavrayışlar ile dünyevî ihtiyaç ve tutkular olabilir. Bu herhangi bir tarafa yönelmeksizin iki şeyi birbirinden ayıran bir uzam oluş ilk bakışta bir bölünme, ayrılma gibi görülebilecekken, daha derin bir kavrayışla birbirini bütünleyen ve etkileşen “ikiliksizlik” olarak görülür. Berzah bir yanıyla bitaraf bir uzamdır, diğer yanıyla geçit verdiği her iki alanı da içinde barındırır. Görünenle görünmeyeni birbirine dokunduran kiyazmatik [çapraz] bir hakikattir berzah. Titus Burckhardt Aklın Aynası’nda berzahı şöyle anlatır: “Berzah, yüce bir dünyanın bütünsel ışığını kırarak daha aşağı bir dünyanın değişik renklerine bölen bir prizmayla, ya da yine, tek bir değişim noktasından süzerek yukarıdan gelen ışınları birleştiren bir mercekle karşılaştırılabilir.”
Berzah, âlem-i misâl [benzeşimler evreni] olarak da isimlendirilir. Bu sebeple hayâl âlemi de denilmiştir. Ancak buradaki hayâl gündelik algılarımız içerisinde ifadesini bulan görünenler[şehâdet/mülk] dünyasına ait tümüyle psişik[zihni] sanı ve kuruntulardan oluşan hayâl değildir, onunla karıştırılmamalıdır. Zan ve vehimlerle oluşan düşşellikten, yine çoğun yanlışlıkla ruh diye adlandırılan ve insanın iç dünyası/görünmeyen yönümüz zannedilen duyusallık ve zihinsellikten [ki yanlış biçimde çoğu zaman şiirin buralardan çıktığı söylenir] tamamen farklıdır. Bunlar da hayâle aittirler; cüz’ilikler olarak, hayâl bunlardan ibaret değildir. Bunlar sadece nefse ait cismani gözle görülen “bitişik hayâller” arasında sayılabilirler. Uykuda görülen hayâle rüya dersek, uyanıkken görülene tahayyül denir. Muhayyile, görünen ile görünmeyeni kesiştiren, zıtları bir araya getiren bir yerdir. Ne dini, ne din-dışı bir muhayyiledir bu. Gerçek-dışı ile özdeş kılınan bir hayal üreten organ olmadığı gibi, estetik yaratma mahalli olarak düşünülecek bir şey de değildir. Romantik, sembolik ya da sürrealist vb. imalar taşımaz. Bu âlem Eflatun’un idealar dünyası da değildir. Kendine has olan âleme bağlı ve tümüyle objektif bir varlığa sahip olan ve Hayal’in de buna has idrak düzeyi olduğu mutlak olarak temel bir fonksiyondur. Bu öyle bir âlemdir ki orada duyumsanan, duyularla algılanan âlemin bütün zenginlik ve çeşitliliği yansır. Fakat latif durumdadır, suretler ve baki kalan imgeler [images subsistantes], bağımsız imgeler [baki ve kaaim tasvirler] ve tahayyuli şuurun [conscience imaginative, imgeleme bilinci] âlemidir.
Hayâl, âlemler arası bir “geçit”tir ve temel olarak üç düzeyde bulunur. İlki insani anlamıyla [mikrokozmik] ruh ve beden arasında berzah olan nefs alanıdır. İkinci düzeyde âlemin yarı bağımsız makrokozmik bir alanı olarak mahza ruh ve letâfet âlemi ile his ve cismaniyet âlemi olan âlem-i misâldir [hayâl âlemi]. [Mikrokozmos ve makrokozmosun geçişgenlik, benzerlik ve bütünlüğünü ifade eden mükemmel bir berzah olarak “insan-ı kâmil” bir [iç]düzey olarak hatırlatılabilir. Üçüncü düzeyiyle hayâl, mutlak vücud ve mutlak hiçlik arasında berzahî gerçekliklerin en büyüğü olarak bütün âlem ya da Rahman’ın Nefesi’dir.
Berzaha ait deneyim hayâli bir mahiyettedir. İmgeler dünyası [mundus imaginalis] diye ifade edilmesi de mümkün olan bu dünyanın algısı “etkin imgelem”ledir. Uykudayken görülen rüyalar da hayâl âlemindendir. Bu yüzden de te’vile, yoruma ihtiyaç vardır. “Bir şeyi ilkesine; başlangıcına, bir simgeyi simgelediğine döndürme, ‘geri götürme’” anlamına gelen te’vil simgelerin ve etkin imgelemin varlığını gerektirir. Bu duyulur, görülür dünyayı, bütün maddî verileri, gerçekleri semboller olarak kavrayan te’vil, onları dönüştürür ve sembolize edilmiş asıllarına irca eder, geri götürür. Berzah hayâli bir geçit olarak hem görünen, hem görünmeyen evrenlerin tüm niteliklerini bünyesinde barındırır.
Hayâl ilminin bir suretler ilmi ve bağlanma vasıtası olduğunu söyleyen İbn Arabi devamla şöyle der: “Duygular o âleme yükselir, mânâlar o âleme iner; bu, vatanından kesinlikle ayrılmaz; her şeyin meyvesi oraya gelir. O, bir iksir sahibidir; mânânın üzerine o iksiri taşır ve hangi sureti dilerse, mânâyı o suretle somutlaştırır[...] Tam bir tasarrufla müşahede edilen bir âlemdir. Cisimlerle mânâların kaynaştırılıp birleştirilmesi ona aittir.” Hz. Musa’nın Asâ’sı da hayâl âleminin tezahürlerindendir. Said Nursi de Muhakemat’ın Unsuru’l-Belağat bölümünde hayâl, şiir ve kalbin bütünlük ve işleyişine dair: “Yürekte bir iç veya dış etkiyle titreşim olur, bir dalgalanma oluşur, çeşitli duygusal eğilimler hareketlenir, bu yoğun duyguların bir kısmı damla damla olup akar bir kısmı buharlaşır, hayal hazinesine girer, burada bir dizi (tıpkı altının elde edilişi gibi) işlemden geçtikten sonra akıl (bunun kalbi akıl anlamında kullanıldığında kuşku yok) kelama uygun bir giysi giydirir ve söz doğar[...] İşaret ve im, durgun olan hayalleri hareketlendirerek ve sessiz yanlarını konuşturarak, kalbin en uzak yerlerindeki beğeniyi ve yüceltmeyi coşturmaya büyük bir esastır.” demektedir.
Hayâl âlemi alabildiğine geniş ve güçlüdür, varolmuşların en mükemmelidir. İbn Arabi, hayâlin her vecihte ve her durumda bir hükmü ve etkisi olduğunu belirtir ve: “Kim hayâlin mertebesini bilip tanımazsa, o kimse için kesinlikle “marifet” diye bir şey olamaz.” der. İşte bu hayâl âlemidir ki, İbn Arabi’ye göre şiirle açık bir bağlantısı vardır. William Chittick: “Şeyhü’l-Ekber’in hayâl için söylediklerine bakarak denebilir ki hayâlî kavrayış ile poetik ifadenin imkanlarını yaptığı şeyin bilincinde olarak kullanabilmiştir.” der. Şair burada basiret, keşf ve zevk yoluyla “menâzır-ı ulâ”da [yüksek seyir yerleri] dolaşır. Burada basireti [uyanık görüş, hakikati kalbiyle hissedip anlama] basara intikal ettirir. Bu kalple mümkündür. Kalp derken bütün duygu, düşünce, şuur, idrak, akıl ve sezgilerimizin merkezi olan kalbi kastediyoruz. Ona “hakikat-i insa¬niye” ve “nefs-i nâtıka” da denilmiştir. Bir “nazargâh-ı ilahî” olarak kalb, hem ruhlar, hem cisimler âlemine bakan yönüyle de berzah addedilir.
Kalbin zuhuratı Hayal âleminden beslenir, tecelliler oradan ağar şairin kalbine. İbn Arabi miraci [Huzur’a yükseliş] bir müşahedesini anlatırken şairlerin ilham aldıkları yer olarak en büyük rüya tabircisi Hz. Yusuf’a ait olan üçüncü gök küre Felek-i Zühre’den [Venüs Yıldızı (Çoban Yıldızı da denilmektedir)] söz eder. Yolerinin şiire özgü olanı tanıyacağı bir yarı-yol buluşmasıdır burası. Hayâl âleminin ve sembollerin nasıl “tabir” edileceği burada öğrenilir. Burada şaire şiirleyen bağışlar verilir; kusursuz biçimlendirme, güzellik, düzen verme [Nizam. İbn Arabi’nin Tercümanü’l-Eşvâk’ında kutlanan kadının ismi (Dante’nin Beatrice’sine benzer bir rol oynar) de Nizam’dır. İbn Arabî’nin görüşüne göre bu sıfat Yusuf’a ait gök kürenin niteliğidir ve şiirin kaderi ve poetik ilham bu kadının vereceğine bağlıdır], yerli yerine koyma buradan gelir.
Hayâl ilmi bu cazibedarlığı ve heybetiyle birlikte elde edilmesi çok zor bir ilimdir. Hayalî olanla hissî olanın karışması her zaman mümkündür. Bir ayırdetme gücü, bir alâmeti fârika [ayırdedici işaret] bilgisi elde etmedikçe hayâl ve hissi karıştırmaktan kurtulunamaz. Ancak ayırt etme bilgisiyledir ki hangi gözünle gördüğünü, gördüğünün ne olduğunu bilir, “gördüğünden şaşmaz ve de onu aşmazsın”. Avamın bu ayrımı yapamayacağını söyler İbn Arabi. “Avam” ile kasdedilen sadece sıradan insanlar değildir, hayâl âleminin ahvaline muttali olan yolerleri de buna dahildir. Deneyimin gerçek doğasını ayırdedemedikçe, görünenin görme eyleminden daha önemli olduğu, benzeşen bir benzeşim sayılan bu imgeye güvenilmez, saptırıcıdır. Bu görsel iktidar [hevesi] imgeyi, imge ile göz arasında açılan derinlikten yoksunlaştırarak derinliği ve hayâli de imge mekânına yerleştiren, görülebilir bir çıplaklığın ve onunla özdeşliğin izini sürer. Böylelikle görünmeyen görünende sabitlenmiş ve görünenle kayıtlanmış, bilinmezlik ölçümlenebilir bir bilgiye evrilmiş, benzeşmeyen benzeşim yerine benzeşimin kendisi ayrıcalıklı kılınmış, görüntü ön planca ele geçirilmiş ve yüzeyselleşmiş, bakan özne de bakılan bir nesneye dönüşmüş olacak, bununla da kendini hakikat olarak ortaya koyma aşırılığı dayatılmış olacaktır. Buna sanat denilmiş, “reklam dili”ne de evrilen bu sanatın kışkırttığı arzu ve iktidarın büyüsüne kapılan “yazılı şiir”de aynı stratejinin kurbanı olmuştur.
Bu sapkın, nevrotik verimsizliğin saklı kalmış “enerjileri”ni açığa çıkarmak “Ona bir parçasıyla vur”makla olabilecektir. Görme alanına kendi görme bölgesinin içinden vurabilecek, göz ile bakışın iletişimini sağlayabilecek, [görme] deneyiminin gerçek doğasını ayırdedebilecek, bakışa içinde görünmezliği saklayan, nereden nasıl bakacağı bilinmeyen bir belirsizlik [görü sessizliği] sayesinde bakabilecek bir bakışımla olabilir.
Bu bakışım görsel şiirde yerini bulabilir. Konu şiir olunca, şiirin geldiği noktada hem şiir için, hem de hayâl âlemine ait deneyimin kendi gerçekliğine yakışır temsili için görsel [somut] şiir bir imkanlılık olabilir. Görsel [belki de gör(ü)sel] şiir, şiir yurdu olan ve İbn Arabi’nin menazilu’r-rumuz [sembollerin yurtları] ya da “Gelinlerin Mihrabı” [ma’kilu’l-a’ras] da dediği hayâl âlemi’nden; benzeşimler evreni’nden _ki bunun benzeşmeyen benzeşim olarak karşılanması mümkünse de, benzeşim[ilkelerin]i sadece kendisinden alan [hem bezeşen hem benzeşmeyen kendinde] benzeşim olarak ifadelendirmek daha isabetlidir_ ağmayı başarabilmesi durumunda bu “dile gelmemiş”, saklı “görsel enerjileri” açık edebilecektir. Hayâl âlemi[benzeşimler evreni]’nde yurtlanan görsel şiirde imge ile gösterge, harf ile resim aynıdır. Görsel şiirde de Hat sanatında olduğu gibi evrenin varlığının kaynağı olan teneffüsün solukladığı harf ve kelimeler farklı biçimlere aktarılmakta, göz ve okuma [bakış] arasında bir berzah [bakışım] olan figur kullanılmaktadır.
Burada Hat sanatı gibi görsel şiire varış yollarımızda bize tutamaklar verecek olan iki ismin çalışmalarından sözetmek yerinde olur: Şeker Ahmed Paşa ve Hasan Aycın.
Derinliği resim ile göz arasına yerleştiren, çizginin hayâller gördüğü, mekanı ele geçireceğine ona uygun bir geçiş tarzıyla kıvrıldığı, özne ile nesne; göz ile bakış arasındaki ayrımı ortadan kaldıran bir yakınlığı ele veren, gözü sarmalayıp kuşattığı zaman bile görüsel mesafesini koruyan, bakışa kendini yakalayacağı, kendinden bir şeyler bularak mutlanacağı, özseviciliğini kanıtlayacağı herhangi bir fırsat tanımayan resimleriyle [bu söylenilenlerden hareketle görsel şiir (solukları/teneffüsleri) de diyebiliriz] Şeker Ahmed Paşa’nın eylediği, gördüğünü değil bir yanıyla düşünüye uzanan, bir yanıyla hayâle açılan bir resmediştir. Onun tuvali hayâl perdesidir.
Hasan Aycın’ın çizgilerini de sadece çizgi ya da karikatür olarak görmek doğru değildir. Bu onun “çizgileri”nin bize sunacağı imkanları köreltmek olur. Görüntünün ve çizginin ele verdiğinden daha fazlasına talip olan bir yapısı var Aycın’ın çizgilerinin. Çizgilerin döküldüğü kağıt tam bir hayâl perdesidir onda da. Siyah beyaz çizgiler ve zemin göz ve çizgi arasında derinliği artırmakta, bu renksizlik [siyah-beyaz] bir berzah gibi tüm renkleri taşımakta ama renksizliği de rengi de ele vermemekte, kayıtlanamaz kılmaktadır. Manasını çözdüğünüzü, işaretinin yönünü bulduğunuzu zannettiğiniz anda yeni bir işaret, yeni bir anlam sizi karşılamakta, kendisini hiçbir zaman ölçüye getirmemektedir. Figür göze gelir gelmez aynı figürde yeni bir çizgesellik sizi karşılamaktadır. Görüntü hiç de alışmadığınız, farkına varmadığınız bambaşka planları taşımakta ancak bunlar altın tepsilerde size hazır olarak sunulmamakta, çizgilerin gözü ateşleyen ve bakışı şeffaflaştıran “incelikleri”nde sürekli başka uzamlara saçılarak hareket etmektedirler.
Çizgi yoluyla göz ve bakış arasında açılan derinlikle görünmeyen ele verilmediği gibi, bilinmeyeni temsil iddiasında da bulunmamaktadır. Olan bitenin her arkasına taşan, şiirleyen hayâl dünyasının özlemini ve hayretini taşıyan, cisimsel dünyanın sınırlılıklarına razı gelmeyen ama onu da sarsmayan eğreltisel bir çizgesellik vardır Aycın’ın çizgilerinde. İşte bu sebeple şiiryurdu berzahdan beslenen, şiirle ortak kanalları olan Hasan Aycın’ın çizgilerini görsel şiire açılan çizgişiir ya da şiirçizgisi diye niteleyebiliriz.
Görsel şiir bir berzahtır. Parçaları birleştiren; karşıtlıkların, içsel ve dışşalın ötesinde bütünleştiren bir ritim, “varolanların sessizliğinde” kalbi zuhurâta tabi olan, unutkanlık ve hatırlama arasında kozmik düzeyde yansıyan bir zikr olarak, görünenle görünmeyen arasına harf ve figürle kıstırılması imkansız çifte bir uzaklık yerleştiren, boşluğuyla, sessizliğiyle, aralarıyla dile [göze] gelmemiş görsel enerjilerin hep tazelenen hareketlerini barındıran bir berzah. Görünmeyeni görünüre te’vil etmek birincil işleviyle bir “imge” de sözkonusu değildir artık burada. Görünen de [zuhur âlemi] hayâli [artık anlaşıldığı üzere kullandığımız hiçbir hayâl kelimesi (kişisel ve dışavurumsal bir deneyim olarak) bilinçdışının bir betimi olan hayâl değildir] bir gerçekliktir haddizatında. Görsel şiir çizgesel figürleriyle [şiirçizgisi/çizgişiiriyle] bir hayâl perdesidir.
Görüneni gizleyen, saydamlığını elinden alan bir perdedir hayâl perdesi. Hayâl perdesi bir gölgeler geçididir ve âlem [evren/varolanlar] ancak gölgenin idrak edilmesi mertebesinde bilinebilir. Hayâl perdesine akseden harfler ve figürler çerçevelenmiş bir biçimde [kayıtlanabilir ve ölçülebilir olarak] bakışın karşısına yerleşmedikleri için pornografik olamayacak kadar ideografiktirler. Gözün “kör noktası” ile görüntünün “lekeselliği” yarı-yolda karşılaşır. Kendini dayatmayan dolaysız bir dillenme, boşluğun ve “araların” [berzah] kullanımı, varolanların sessizliği; kısacası sesli, sözlü, gözlü [ve de hiçbirisiz] bir şiirdir görsel şiir. Burada “imge” arka plandan süzülmekte, harfler görüntüyü göze getirdikleri anda görünmez olmaktadır. Görünmez olan arka plan iki kez geriye alınmış, harf ve figürün mesafesiyle iki kez çifte katlanmıştır. Görünenin içinde gizlenen sahicilik çekirdeğinin görünenden [suret] farklılığını ele veren, gösterdiği ile göstermediği arasına böyle yarılması imkansız çifte bir uzaklık yerleştiren imge olma özelliğini yitiren bir imgedir bu.
Görsel şiir öyle bir hareket kazanır ki hem onun içinde hem dışındasındır, “saklı kalan”ın, görünmeyenin eşiğinde bırakır seni, onu sürdürmek bakışımın istidatına kalmıştır, her okuyucu kendi “insani hâl”ine muvafık bir biçimde sürdürebilir onu. Ancak görüldüğü üzere “ne olsa gider” demenin gidebileceği bir yer değildir burası. Görsel şiir ne görüntüye, ne biçime, ne sese, ne şuna ne buna indirgenebilecek bir şey değildir; kendiliğiyle vorolan, var oldukça can bulan can katan bir şeydir. Somut şiirin özgün ifade araçlarından yoksun olduğu, resim, fotograf, çizgi vb. gibi yakın sanat türleri üzerine inşa edildiği düşüncesini de kabul etmek olası değildir. Somut şiir ne sadece tipografi, ne sadece resim, ne sadece şu ne sadece budur. Bazen bunların hepsi olabileceği gibi, bazen de hiçbiri değildir. Dil ve şiir zevki, gözel ve sözel hazla sonsuz karmaşa olarak görülen biçimlerin, durumların, hallerin, görünümlerin, anlatımların kaostan kurtarılması ve çözülmesi de olarak, herkesin göremediği, her hissin hayâline yansımayan benzeşimler evreninin görsel çeşitliliklerine, sınırsız güzelliklerine büyük bir “zevk”le açılabilmenin en yalın yöntemlerinden biridir görsel şiir.
Okur bu zevke kendisini açabilir, görsel şiirin nefesini teneffüs edebilirse yeni enerji kaynakları bulabilir; dışa solunan serin, içe çekilen sarmalayıcı sıcak havayla yeni rüzgarlar yakalayabilir, çok boyutlu bir okumayı gerçekleştirebilir. Görsel şiirin hayâl perdesine [burada belki de ekran ya da kağıda] yansıyan boşluklarda, çizgesel figür ve harflerin çapraz aralarında [figuratif berzah] deprenen enerjilerin, sürekli yenilenen hareketin cezbedici, süreksiz akışına katılabilir. Böylece yanılsamalı bir bakıştan, göremeyen bir körürlükten, at gözlüğüyle bakar gibi tek bir yönü, noktayı görmekten kurtulabilecek, bırakın tek gözü bütüne açılabilen çift gözle bile görüşe gelmeyen, [gözdeki] kör noktanın gör dediğini, hayâl perdesinden çağrışan lekeselliğin yaslandığı uzamı görebilecek, sözsüz iletişimi gerçekleştirebilecektir. Böyle bir ışıkla aydınlanmayan, basiret sahibi olmayan bir görüye kendini açmayacaktır görsel şiir. Bu [şiir] şuur[u] yoksa sayfanın boşluğunda görüntü gerçekleş(e)mez.
Her şey bir boşlukta var ya da yok gibidir; anlam da aynı şekildedir, anlamsızlıkta. Böylece, gerçek ve sanal sayfalarda, metnin süperuzayında [hayâl perdesinde] kendinde benzeşimlerin berzahi ara[lanma]larını da bünyesinde barındırarak, boşlukta dönen gezegenler gibi çeldirici bir zeminde varolmakta, yokmuş gibi davranarak erbabına göz kırpmaktadır. Berzahın bu çekim gücünün, imkanlarının farkına varmak ve burada her şeyi toparlayan, birbirine bağlayan dile gelmemiş, saklı görsel enerjileri hep tazelenen, her dem yenilenen bir nazarla, bir aşk ve zevkle açığa çıkarmaya çabalamak ve bunun için menfezler açmak, yollar bulmak şairin sorumluluğudur. Âlemleri birbirine bağlayan berzahın kesintisiz ve sürekli yenilenen hareketiyle surette beliren enerji, kendini dayatmadan beklentileri doyuracak her türlü göstereni aradan çekebilen süreksiz hareket, bir hiçlik bağışı olarak kendini bilinmeyen ve görülmeyen, ne getireceği ve ne sunacağı kestirilemeyen bir mekana, boşluğa [bir hayâl perdesine] teslim eden saf ve ele geçirilmez bir şiirdir görsel şiir.
Sıkı deneyimlere açılan, kendini dar yollara vuran, yüksek seyir yerlerinde neşeyle dolaşan Tebrizli Şems’in “gidişatını” pek de iyi görmeyen babası onu uyarınca, Şems ona bir hikayeyle cevap vermiş. Biz de bu hikayeyi, şiirden konuşulmaya başlayınca “malumunuz” diye başlayanlara, somut şiirin aşk ve zevkle şenlikli sulara açıldığını görünce korkudan küçük dilini yutup tehlike tellallığı yapanlara armağan edelim:
“Gurka yatan bir tavuğun altındaki yumurtalar arasına bir de ördek yumurtası karışır. Vakti gelip de civcivler çıktığı zaman bunlar hep birlikte tavuğun arkasına düşüp giderler. Yolda bir göle rastlarlar. Ördek yumurtasından çıkan yavru hemen kendini suya atar. Bunu gören ana tavuk; “eyvah, yavrum boğulacak” diye korkar, çırpınmaya başlar. Oysa ördek yavrusu neşe içinde suda yüzmektedir.”
Abdulkadir es-Sufi, Ayetlerden İşaretler, Yeryüzü Yayınları, İstanbul 1982.
Georges Bataille, Din Kuramı, Göçebe Yayınları, İstanbul 1997.
Hasan Akay, Şiiri Yeniden Okumak, Kitabevi, İstanbul 2003.
Henry Corbin, İslam felsefesi Tarihi, İletişim Yayınları, İstanbul 1994.
İbn Arabi, Nakş el-Füsus Şerhi, İsmail Ankaravi; Ribat Yayınları, İstanbul 1981.
İbn Arabi, Marifet ve Hikmet, İz Yayıncılık, İstanbul 1995.
İbn Arabi, Harflerin İlmi, Asa Kitabevi, İstanbul 2000.
Sadık Yalsızuçanlar, Unsuru’l-Belağat’a İlişkin Notlar, Gelenek Yayıncılık, İstanbul 2004
Titus Burckhardt, Aklın Aynası, İnsan Yayınları, İstanbul 1994.
William Chittick, Hayâl Âlemleri, Kaknüs Yayınları, İstanbul 1999.
Zeynep Sayın, İmgenin Pornografisi, Metis Yayınları, İstanbul 2003.





[...] Gök Ekin | Baş göz üstüne | Görsel Şiir, Visual Poetry Tekno-bilimin yayılıma soktuğu bu yeni konumun “kendi dışı”nın akış kanallarını, izleklerini, kaynaklarını, tüm sahipliklerini belirleyerek onlar üzerinden [...]
[...] Gök Ekin | Baş göz üstüne | Görsel Şiir, Visual Poetry Tekno-bilimin yayılıma soktuğu bu yeni konumun “kendi dışı”nın akış kanallarını, izleklerini, kaynaklarını, tüm sahipliklerini belirleyerek onlar üzerinden [...]