Badem Ağaçları İle Konuşan Attar

Nisan 26, 2009 tarihinde Deneme dizini altında İsmail Karakurt tarafından yayımlandı ve 1.111 kere okundu

“Yalvarıyorum sana, karlı dağların eteklerinde
Çiçeklenen badem bahçeleri içindeki evler adına.
Çocukların uykusunu kaçıracak hiçbir anı
Ve içimizde hiçbir acılık bırakmadan
Çoktan yaşanıp bitmiş o aşklar gibi
Çiçeklenen badem ağaçları adına yalvarıyorum sana…”
(Yakarış’tan, Henrik Nordbrandt)

Her ne varsa insan içindir bu dünyada. Karlı dağlar, serin sabahlar, gök ekinler, çiçeklenen badem ağaçları, evler, kış uykusuzluğu, yalvarışlar… hepsi insana gerçeği anlatmak ve insanın gerçekliği algılaması içindir. Parklarda, bahçelerde, yol kenarlarındaki papatyalar, zakkumlar, güller, ağaçların nimetleri bakmayı bilen gözlere sevinç; ruh burkuntusuna teselli verir.

Tabiatın yeniden dirilme işlevi bütün varlığı olduğu gibi, bu toprakların atmosferini soluyan insanları da yakından ilgilendirir. Çünkü tabiat ile insan arasında bir diyalog, bir etkileşim söz konusudur. Bu ilişkisinin bahar ile yeniden kazanımı, aynı zamanda insanın aşkın bir yaşantıyı yakalayabilmesi bakımından da bir kazanımdır… Bu aynı zamanda, tabiat dilinin insan diliyle kendi zamanı ve tonunda örtüşmesi, hani şairin “Ben gurbette değilim/Gurbet benim içimde” diyen uzak ve yakınla ‘tekrarlanan buluşma’sını ya da içkinliğini belirler.

Bir güzellemedir tabiatın baharla yeniden uyanışı… Sonsuz Güzel’in, yeryüzünde, güzellerin yüzünde en güzelinden gülümsemesidir. İnsanın tabiata bu şekilde bakışı, zamanın ve hayatın yeniden yakalanışı, gerçeği derinden kavrayışının bir ifadesidir. Yenilenme hayatın içinde var olduğuna göre, aslında gerçeği derinden kavrayanlar için yaşanan her an yenidir, yenilenir durur. Tabiatla ya da toprakla ünsiyet kuran insan, dünya gerçekliği dediğimiz bahar kompozisyonunun bir parçasını oluşturan ağaçlarla binlerce konuşma yapabilir.

İnsan evrenin sonsuzluğunda ağaçlarla, çiçeklerle, böceklerle, otlarla, sürüp giden gökyüzüyle, yıldızlarla, dallar arasından süzülerek sularla oynaşan ay ışığıyla, ırmaklarla, başı dumanlı bir dağ ile arkadaşlık kurmak, onlarla konuşmak için vakit ayırabilir, ağaçlardan dostlar edinebilir. Bazen her birinin yanına gider onlara dokunur, onlarla merhabalaşır, onlarla söyleşir ve can sıkıntısını giderebilir. Çünkü insan, fıtratında yaratılan her şeyi sarıp sarmalayacak derinleşme, bağlanma ve sevme mayasını taşımaktadır. Bu maya, kişiyi tabiatın yaşayan bir parçası yaparak, yüreğini tekmil sevinç ve coşkunluğuyla toprak gibi kabartmaktadır.

Bahar gelince kuştüyü gibi hafif, taze bir kanla yüzü gülecek yeryüzünün. Bir tebessüm sıcaklığı, deli yeşile doğru bir coşku, bir sevinç merhabası dokunacak aşkla her şeye. Bahar, gökyüzü kadar süren, çocukluk kadar bir şey; iyi ki gelecek! O gelince, ağaç dallarının ıslıkları Rumî’nin nefesi gibi hem hışırtılı hem yanık olacak. O gelince, penceresini açarak çayını yudumlayan bir şair olmayı çok isterdim, gökte taklalar atan bir kuş gibi bakışlarının boşluğuna biçim vermeyi.

***

Vakit uçar, bahar gelir.
Uyanış ve arınma…

Uyanış ve arınmayla tabiat ağaçları yeniden konuşturuyor. Ben de konuşabilir miyim ağaçlarla?.. Acaba ağaçlarla konuşmaya, dibinde kurumuş otlardan, gövdesinde gezinen karıncalardan ya da uçamayan küçücük böceklerden hareket ederek mi başlamalıyım? Evet, bir yerden başlamalıydım halleşmeye. Çünkü onlarla konuşmak, yazılan bir kitabın sonuna gelmek gibi keyifli. Yeter ki “Dilinden anlayan olsun” hiç nazlanmadan kendisiyle halleşmek isteyenlere “neler söyler!” ağaçlar… Eğer konuşamazsam, ‘ağaçlarla konuşan bir attar olmak’ isteği, içimde kurumuş bir dal parçası gibi kalırsa… yanarım o zaman! Okuldan kıra, kırdan eve varıncaya kadar “Nasibe inanacaksın, nasipten öteye yol yok!” diye içimdeki endişeyi sakinleştirmeye çalıştım. Çünkü çocukluğumdan beri düşlediğim bir şey vardı: Ağaçlarla konuşmak! Ağaçlarla konuşan bir attar olmak!.. Az şey mi bu! Az şey mi bahar; iğdenin baygın kokusunu, şeftalinin pembe çiçekleriyle mevsime kattığı coşkuyu, deniz kıyılarından yaylalara kadar her yerde rastlanan erik ağaçlarının sık dokulu bembeyaz çiçeklerini, taze dut kokusunu bilenlerle badem bahçeleri içindeki evlerde oturanlar için… “Çiçeklenen badem ağaçları adına” yalvaranlar için…

Yeryüzü…

Zaman, bu gün…

Hava çıngılanır, su dillenir, toprak söylenir cemreyle… Bahar kanı bu, bahar heyecanı işte. Hava açık, bahardan çalıntı bir gün, baş dönmesi ve sarhoşluk!.. Atalara uyarak söylersek, güneş ağaçlardan bazılarını yanıltırmış. Hani bir söz dolanır ya halkın dilinde, “yalancı bahar” diye. Öyle olmaz inşallah bu yıl. Ağaçların erken çiçeklenme zamanı. Artık durdurulamaz bir süreç başlamıştır. Otlar yeşermiş sağda solda. Ağacın dallarında bir kuş, aralıklarla ötüyor. Ben duydum, bir de Allah!

Zaman, bu gün… Vakit tamam… Baharın tayları hazır… Cümle ağacın köklerine bahar havası sızmıştır. Kökler, yazgıya uyar. Ağaçlara çiçek, insanlara aşk yürür. Ağaçların da tıpkı insanlar gibi canı, yüreği ve hisleri vardır. Güneşle biraz oynaşınca birden bakmışsınız ki nazlarını bitirerek salkım saçak çiçek donanması olmuşlar…

Zaman, bu gün…

Zaman ya da zamansızlığın içinde her ağacın kendine özgü bir dili, çözülmeyi bekleyen imgesi ve dinlemeye değer bir öyküsü vardır.

Badem ağacının öyküsü…

Toprak ayırmaz. Güneşli, ılık yerleri daha çok sever. Yaygın ya da dik dikensiz dalları. Mevsimdeki ve toprakdaki en küçük değişikliklere hemen tepki verir. Baharı özleyenlerin imdadına kar taneleri gibi bembeyaz çiçekleriyle yetişmesi badem ağaçlarına özgü bir imtiyaz, “bir ilk” olma özelliğidir. Bu mevsimde insanları önce çiçekten rüyaya götürür. Ardından ince uzun yapraklarıyla yeşile döner.

Badem ağaçları, aşkla çiçeğe yürüdü.

Ben de bugün badem ağaçlarının çiçekli gölgeleriyle örtülen yoldan yürüdüm eve doğru. İçten içe ‘hoşça bir bakış’ etkisini hissettiriyor. Her şeyde bir coşku, bu coşkuya Türkçenin süt dişli şairinin adının verildiği camiden yükselen ezan sesi de karışıyor… Sağ tarafımdaki Turgutlu’ya nazır küçük tepenin yamacı deli yeşil. Vadinin iki yanı zeytinlik. Biraz ötede, yeni tomurcuklanan birkaç incir ağacı; az yukarıda her yana dağılmış, dal budak salmış nar ağacı ve çalılar…

İşte şubat sonu. Turgutlu’da da mart ayı gelmeden bademler çiçek açtı. Uzaktan baktığınızda siyah beyaz lekeler şeklinde görünüyor badem ağaçları. Hassas ve narin.

Tepede güneş pırıl pırıl. Gökyüzü masmavi, ova alabildiğine çıldırmış bir çiçek ormanı gibi. Havada bir salvo! Çiçek korosu halinde insanın üzerine üzerine saldırıyor. Bu ses, bu ışık, bu koku, bu renk cümbüşü, göğün maviliğinde sağa sola dağılmış birkaç fırça darbesi kar beyaz bulutlar akıyor. Cennetten koparılmış gibi bu baş döndürücü manzarayı seyrediyorum. Deli olmamak işten değil. Siz hiç “tepeden tırnağa çiçek açmış” badem ağacı gördünüz mü? Gördüğünüzde Orhan Veli’nin;

“Deli eder insanı bu dünya,
Bu gece, bu yıldızlar, bu koku,
Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç…”

dizelerini mırıldandınız mı? Hiç kuşkusuz, böyle bir yaşamak hazzı kışkırtır insanı; bir duygu, bir buğu hali buram buram. Çiçek açan badem ağaçlarının önünde çocuklar gibi poz verdiniz mi? Bilmiyorum çiçeklenmiş bir badem dalını kopararak bir yakınınıza, bir büyüğünüze, bir sevdiğinize armağan ettiniz mi? Badem çiçeklerini bir tebessüm gibi dallarıyla sevdiklerinize sunabilmeniz için uygun yerlerinden koparmanız gerekiyor.

Dal yeşil, çiçek beyaz, gök mavi; bir Meryem tebessümü yüzlerde.

Badem çiçekleri, Van Gogh’un bir resmine de konu olmuştur. Ünlü ressam, dallar üzerindeki beyaz lekelerin oyununu ve görsel çekiciliğini fırçasına yansıyan duyarlılıkla sanki yeşil dallarda değil gökyüzünde dans eden siluetler gibi çizmiştir.

***

Enfes bir görünüş. Bir nazlı salınış, yaşanmış ya da yaşanacak sevdalar kadar saf. Yelkenler gibi açılan tuhaf bir duygu içerisindeyim.

Bu duyguyla, bir şaire daha, Fransız şair Paul Celan’a kulak veriyorum; “say bademleri, / say acı olanı, uyanık tutanı say / beni de onlara kat” yakarışına kulak veriyorum, acının badem ettiği gönülleri yad ediyorum. Bahar zamanı çağla halini meyve, kuruyunca çekirdeğini badem diye yediğimiz ağacın çiçeklerine bakıp; yaradılışı ve bereketi, mevsimlerin tazeliği ve gençliğini, zarafeti ve yeryüzünün şiirini dinliyorum.

Boşuna mı “Nerden baksak kendini anlatıyor her şey!” diyor İlhan Berk? Onun “Ağaçlardan arkadaşları oldu. Hâlâ da var.” Artık benim de ağaçlardan arkadaşlarım var. Baharın gençlik çavlanı çağrışımıyla göz kırpan, ruha akan çiçekleri, yaprakları ve üzeri tüylü çağlasıyla badem ağaçları; yalnız olmadığımızı hissettiriyor.

***

Bir de, bağımızdaki badem ağaçlarını hiç unutamam. Biri her yıl meyve verirdi, diğeri iki yılda bir. Yine de babam, gölgesi hatırına onu kesmek istemezdi. Geçmiş, sözcükler, hayalen ve düşle.

“Badem çiçeklerine açtım penceremi
Hayra yoruyorum umudun çağlasını
Bir şarkı gibi, bir düş gibi.”