Yunus Nadir Eraslan Dizini.

Yunus Nadir Eraslan tarafından

Berraklıklar ve ölüm…

Aralık 15, 2009 tarihinde Şiir dizini altında Yunus Nadir Eraslan tarafından yayımlandı ve 358 kere okundu

Berrak sular…
Berrak bir zamana doğru akar.
Yalnızız
Göktekiler gibi
Yusuf gibi…

Bir de günah işleyenlerdeniz
O kadar çok ki günahımız
Anlatamam ki
Çok işte… Bu girdinin devamını oku →

Yunus Nadir Eraslan tarafından

Sahici bir adam ak yürek…

Ağustos 14, 2009 tarihinde Değini dizini altında Yunus Nadir Eraslan tarafından yayımlandı ve 358 kere okundu

bulenttTelevizyonların yaptığı hayırlı işlerden biri de okuru yazarıyla buluşturmasıdır. Bugün beni sevgili Bülent Akyürek’le buluşturan Tvnet yapımcılarına şükranlarımı gönderiyorum. Bundan birkaç ay evvel Kızılay’da bir dostla dolaşırken Bülent Akyürek’e rastlamış, masasında birkaç dakika soluklanmıştık. O gün kendisini rüyamda görmüştüm. Kızılay’a her gidişimde uğradığım kitabevinde ilk gözüme çarpan “İçinizdeki Öküze Oha deyin” nam kitap olmuştu. Bu tevafuğu gece gördüğüm rüyaya yormuş ve insiyaki bir hareketle kitabı alıvermiştim. Oysa kaderde o gün kitabın yazarıyla karşılaşmak da varmış. Kader işte… Sonradan bir paylaşım sitesi vesilesiyle mesajlar ve telefon konuşmaları…

Bugün Bülent Akyürek sanki programın daha ilk başında sohbeti farklı bir platforma taşımak istedi –ya da ben öyle anladım- ama sunucu sohbeti “kişisel gelişim” veya Bülent’in deyimiyle “Kişisel gerleyiş” mihverinde sürdürmeye çabaladı. Zira sohbetin başlarında yazar ilginç bir soru yöneltti: Müslümanların düşünürlerinin neden şiirle uğraştıklarını –Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç ve İsmet Özel’e gönderme yaparak- sordu. Akabinde şuara suresine bir atıf yaparak süslü kelama itibar etmemek gerektiğini söyledi.

Aslına bakılırsa Necip fazıl Kısakürek ve İsmet Özel caminin dışında olup sonradan camiye katılan düşünürler olması hasebiyle şiirle de caminin dışında tanışmışlardır. Bu iki şair de yaşadıkları dönemde kendi bohemini üretmiştir. Biri şairlerin sultanı ünvanını alarak bu dünyada muradına ermiş öteki ise yaptığı işi kutsayan konferanslar, söylemler, sloganlar ve bir dizi yazılarla mevzisini pekiştirmiştir. Zira zaptedilmemiş bir tek kale kalmıştır; o da şiirdir. Oysa Sezai Karakoç mumaileyh anlattığım minvalin dışında bir yol seyretmişitir. Onda çağa ilham olan Kur’anı önceleyen bir yaşam biçimi görürsünüz. Şiirine gelince süslü sözler ve illüzyondan uzak, kurgusuz ve yalındır; zira Kur’an’da açıklığı yalınlığı emreder. Karakoç’u bu iki şairden ayıran tek şey benlik davasında gösterdiği tutumdur. Kültür Bakanlığı’nın verdiği ödülü kabul etmemesi de bu tutumun en güçlü göstergesidir. Hasılı diğerleri gibi egosu şişkin değildir.

Bilvesile Bülent Akyürek’in atıf yaptığı Şuara suresinin ilgili ayetlerini zikredip; 227. ayetteki istisnayı da belirtelim. İstisnâ edilenler, Ravâhaoğlu Abdullah, Mâlik oğlu Kâ’b, Sâbitoğlu Hassân gibi Hz. Muhammed (s.a.a)’i öven, müşrik şâirlerinin hecivlerini reddeden iman sâhibi şâirlerdir. “224- Ve şâirlere de akılsızlar ve ziyankârlar uyar. 225- Görmez misin ki hiç şüphe yok, onlar, her vâdide sersemce dolaşıp dururlar. 226- Ve hiç şüphe yok ki onlar, yapmadıkları şeyleri söylerler. 227- Ancak inananlar ve iyi işlerde bulunanlar ve Allah’ı çok ananlar ve zulme uğradıktan sonra yardıma mazhar olanlar müstesnâ. Ve zulmedenler, yakında bileceklerdir halleri neye varacak ve nereye varıp gidecekler.”

Sohbetin kalan bölümünü ise “Ben İslam’a girdikten sonra huzurum kaçtı.” cümlesiyle özetleyebiliriz. “Bir lokma ve bir hırka” meselesinde şöyle bir durulup geçilse de o metaforu bizatihi yaşamıyla izah eden yazarın kendisiydi. Sormak lazım şimdi: Var mı içinizde biriktirme illetine bulaşmamış olan? Var mı içinizde açlık kaygısı yaşamayan? Var mı içinizde kalemiyle ekmeğini kazanan; olmadı pet şişe toplayıp geçimini onurluca temin eden? Elcevap: Var. Bülent var. Şahsen ben yokum abi. Ödüm kopuyor acımdan geberirim, çoluk çocuk sıkıntı çeker diye. Hasılı biz İkbal’in deyimiyle “Kalbi mü’min kafası kafir olanlardanız.” Hem ense göbek yerinde olacak şöyle okkalısından; hem de şükrü dilinden eksik etmeyeceksin… Sakın alınmayın abiler bu sözleri ben kendime söylüyorum; kimseye değil. Yani kendi kendime hem konuşuyor hem de yazıyorum işte.

Son olarak yine Bülent’ten dinlediğim enfes bir cümleyi zikredip biraz kelam ettikten sonra noktayı koyacağım.Bülent diyor ki: “ Şimdiki insanlar bilgiye internet aracılığıyla hemen ulaşıyorlar, artık bu çağın alimi “google bir de yahoo” olmuş. Ne sorsan cevabını anında alıyorsun. Oysa önceden insan ihtiyaç duyduğu bilginin peşinde koşuyor; olmadı Çin’e bile gidiyordu. Bilgiye ulşama sürecinde bile çok şeyler öğreniyordu.” Bu sözleri dinlerken “ münteşir terbiye ya da gayri müteaazzi terbiye” diye ecdadın adlandırdığı kavram aklıma geliyor. Yani bir plan ve program dahilinde olmayan insanın kişisel ilgi ve gereksinimlerine göre okudukları, gördükleri, gezdikleri, deneyimleri ve yaşantıları ürünü olan eğitim. Yalnız bu öyle bir terbiye ki sabah ilk siftahını yapan bir dükkan sahibinin gelen ikinci müşteriyi komşusuna yönlendirecek kadar insanı insani vasıflarla donatan bir terbiye. İçimizdeki öküzü nasıl güdeceğimizi bize öğreten bir terbiye… Vallahi haklısın Bülent, çok haklısın…