
Sadık hidayet afyon içen birisiydi.(Bozorg alevi: kör baykuş’u yazdığı dönemde az içtiğini söylüyor.) kör baykuş ‘un afyonlu bir kafa’nın yazdıkları olması kuvvetle muhtemel. Şimdi can alıcı soru şu: Bu bilinçsiz kafadan çıkan şeylerin gerçek ile ne ilişkisi olabilir? Biliçaltı nesnelerinin farklı boyutlar kazanması,ona ne kadar gerçeklik kazandırır? Tasavvufi gelenekteki seyr-ü süluk’te görülen hakikatler bu yukarıdakine çok benzemektedir. Muhyiddin-i arabi’nin kaf dağından bahsetmesi( bediüzzaman; gördüğünü yanlış tevil ettiğini söyler) ya da Bediüzzaman’ın vaka-i hayaliye’leri. Yakaza halinde girilen alemler; belirli hakikatlerin perdeli( temsili) şekilde görülmesi durumu değilmi?( tabii afyonlu iken görülen halisilasyonlarla , seyr-ü sülük’de görülenleri bir tutmuyorum ama benzerliğene işaret ediyorum.) Doğu’nun alışık olduğu bu “gerçek ötesine” doğulu bir yazarın batılı tarzda yazdığı ,kör baykuş’unda rastlıyoruz. Bunda sonra film ve kitabı aynı anda anlatacağım(parçalamak doğru olmayabilir ama bu şekilde daha iyi anlatabileceğimi düşünüyorum.)

Bazı filmler; izlenimci içeriğe sahip “sıradan ” veya basit taklitler ile bir “imitasyon” film etiketine maruz kalıyorlar. Bu artık bilinen bir husus. Ama bir de izleyici rekorları kırmış filmler var. Slavoj zizek’in hayranlarını aptal bulduğu matrix veya yüzüklerin efendisi gibi filmler. Bu filmler kendilerine göre bir felsefe tanımlayıp ve hiçbir ontolojik ve toplumsal temele dayanmadan, [...]

Varoluşçu yazar Sartre’nin birçok eleştirmene göre düşüncelerini en iyi açıkladığı kitaptır bulantı. Antoine Roquentin’in isimli bir araştırmacı-gezgin’in günlükleri şeklinde dizayn edilmiştir. Varoluşçu felsefeyi anlatırken roman bulunmaz bir araçtır. Bu kabiliyetle mücehhez olan Sartre çarpıcı bir eser ortaya koyuyor. “Çarpıcı” ifadesini biraz açmak gerekirse; okuduktan sonra bir süre sarhoş gezmeme neden olan” Tutunamayanlar “gibi bu kitapta [...]

Burada anlatmak istediğim bu tarz olayların yaşanmayan olaylar olduğu değil. Bu romanlardakinden çok daha ilginç olaylar yaşanıyordur. Bunları konu edinmek elbette yazarın hakkıdır. Öbür tarafta tutkularından ziyade daha rahat yaşam isteyen ve bunun için sevmediği, belki kedisinden hayli yaşlı bir adamla kendi isteği ile güle oynaya evlenen veya evlenebilecek insanların olduğudur. Yâda tarla’da, fabrika’da çalışıp tutku, aşk düşünecek zamanı ve durumu olmayan insanlar yok mu?

Bu soruyu Edward Hallet Car’ın “Tarih Nedir?” kitabını okurken edindiğim bir fikir ile anlatmak isterim. Car’a göre tarihçi: Bir tarihsel olayı incelerken bu zamana göre inceler yani tarihsel olguya bir yorum getirir. Adını şu an hatırlamadığım biri şöyle demiş: “Olgular çuvala benzer, dik durması için içini doldurmak gerekir”. Romana dönersek yazar geçmişi anlatırken bu zamandaki ruh dünyasıyla yazıyor.

Gödel ve Wittgenstein Viyana ve çevresinde büyümüş ve döneminin beklide en parlak bilimsel düşünce merkezlerinden birinde büyümüşlerdir. Beraber toplantıya katılmışlardır ve muhtemelen başka buluşmamışlardır.

Aslında kadim bir yanlışa daha parmak basıyor o da şu: Sosyal bilimler ile fen bilimlerinin arasında var olan (örtük bir şekilde) analoji kurulmasının yanlış olduğu fikridir. İki tarafda birbirinden ayrıymış gibi bir analize girişiyorlar. Ama felsefe insanı tanımlarken “kozmosta bir mikro kozmos” diye bahsetmiş.

Bu sorunu cevabı; belki en özlü bir biçimde, kitabın başında, yanılmıyorsam Dostoyevski’nin bir sözü: “Her birimiz her şey için ve herkese karşı sorumluyuz” ile verilebilir. Tabi bu söz üzerine çok düşünülmesi gereken, çok manayla mündemiç beliğ bir söz; fakat başa dönersek, romanı okuyunca her şey daha farklı bir anlam kazanıyor ve hayatla olan ilişkisi kurulabiliyor.

Chuck Palahniuk ve Franz Kafka kapitalizm ve modernizm eleştirilerinde beni derinden etkilemiş iki yazardır. Kafka daha tanınmış ve kabul görmüş olmasına rağmen Chuck Palahniuk’in yazıları daha kurgusal ve çarpıcıdır. Ben ikisinden de bahsetmek istiyorum. Öncelikle Kafka’dan başlayalım.