Meral Afacan Bayrak Dizini.

Meral Afacan Bayrak tarafından

Tahta at

Ekim 31, 2008 tarihinde Hikâye dizini altında Meral Afacan Bayrak tarafından yayımlandı ve 963 kere okundu

“Boşluğa bakan pencere… Orada bir siluet, sisler arasında. Öylece bakıyorsun Esin…
Karmakarışık rüyalar, hayra yorulası. Ben düşmeden saçı beyazlayan /beyazlatan gamın peşine, yağmur ağacak yeryüzüne… Rahmetin doyurucu, diriltici dingin hali.
Hep sen vardın. Kaybolup kapıları kapatan sendin. Yüzümü sarartan hastalığın kopkoyu karanlığında, kendimi dert etmediğim zamanlarda…
Yoksunken, en çok da herhangi bir zaman diliminde, bir vedanın ışık kırılmasına dönüşmesini seyrettim.”
Olcay not defterine bunları düştü son dakika. Valizini hazırladı. Holde gürültü etmeden yürüdü. Aynada kendine gülümsedi. Kapıyı çekti. Anahtarını cebine koydu. Merdivenleri yavaşça indi.

1.
İlk otobüse bindin o şehre doğru… Sanki kanatlanmış gibi yüreğin. Akar gibi bulutların arasından, burak misali. Sevdiğinin yanına koşuyorsun. Hiç bir şey umurunda değil.
Kararlısın. (Arkandan biri seni itiyor ya öyle oldu bu sefer. Böyle de olmalıydı… Anladım, evet gitmeliyim. Esin’i de beklettim, köpürmüştür şimdi. Belediyenin delik deşik ettiği sokağın, çukurlarının üzerinden atlamaya çalışarak, toza toprağa bulanmayı göze alarak geçtim… Bir merdivenin kırık bir mermer parçasına basarak, ana yola atladım.)
Boşluk… (Bu taş yapının üst katındaki “Canım cafe” hep gürültülüdür. Okey taşlarının şıkırtıları, bardak kaşık seslerine karışıyor. Bir de susmayan elektro-müzik sesi. Dopdoludur günün bu saatlerinde. Burası hep böyledir ya! Boş bir masada yerimi aldım.)
Sonu gelmeyen bir duygunun peşinden gidiyorsun… (Kaybolmuş bir heyecanın küllerinden kor seçmeye çalışıyor gibisin… Var mı, yok mu onu bile bilmiyorsun. Donanımlısın. Baştan aşağı ikna, tepeden tırnağa sabırsın. Dümdüz gidiyorsun. Sola sapılan yerdeki akasya ağaçlarının çiçeklerine tutuluyorsun. Beyaza kesiyorsun. Ama içinden o, illa ki “siyah”diyor. Ben de simsiyah bir Esvet taşı kadar olsun istiyorum. Mesela “masum musun yoksa zalim mi?” diye sorduğunda Olcay sessiz kalmıştı. Sorgulamaları oldum olası sevmezdi. Yani evet kavga etmişlerdi. Belki haksızdı.“Sorsam, abes mi kaçar? Bu kadar boşluğa rağmen sana dolu dolu şeyler anlatmak isterdim. Belki yeterince güncel değil, konum. Sen sıkılırsın şimdi böyle sorulardan.”Esin tatmin olmuyordu verilen cevaplardan. Mecburmuş gibi cevaplamak zorunda kalıyordu Olcay. )
2.
Şimdi…
Radyodan yükselen nağmeler… Nüfuz eder, bir fasılın insan ruhunda bıraktığı izdir.
Yağmur, yağmur… Ardına kadar açık camı sımsıkı örtüyor. Esin neredesin şimdi? En ihtiyacım olduğu zaman da yoksun yanımda. Battaniyesine sarınıp dertop oluyor kanepede. Işığı yakmıyor.( Boşluk başka boşlukları doğuruyor… Bir büyük, garip âlem oluyor. Ukdeler sımsıkı bir düğüm gibi göğsümü sıkıştırıyor. Çözmeyi denemiyorum bile, Esin. Nafile bir çaba olur yoksa. Anla ki o kadar umutsuzum. Senden bana hayır yok. Göğsüme vura vura yumruğumu ağlıyorum.)
Bir Truva atı bir Truva atı daha… Toplasan iki etmiyor. Matematiğe aykırı bu, farkındayım. Etmeyince etmiyor işte. Aristo, öğretilerinin başladığı topraklarda daha bir anlam kazanıyor. Ama senin kör inadın hepsini silip süpürüyor. Tadım tuzum kaçıyor.
Esin tek başına bir taksi tutup gitmişti, babasının mezarını ziyaret etmek için. Bu kadar zamandır ilk kez gelmişti doğduğu şehre ya, bunu yapmalıydı.
Mezarlık… Huzurlu bir havası var. Zihni berraklaşıyor. Asırlık servilerin koyu gölgeleri düşüyor mermerlere. Gizemli bir hava veriyor. Bakımlı mezarların çiçek bahçesini andıran renkli dünyasına iri mavi gözleri dalıp gidiyor. Dualar mırıldanıyor bir yandan. Beyaz namaz örtüsünü düzeltiyor eliyle. Başından kaymasın diye güçlükle zaptediyor. Mezarcı adama bahşiş veriyor. Biraz su alıyor, çiçekleri suluyor. Mezarın başucunda ve ayakucundaki kuşlar içsin diye yapılan o küçük mermer kaplara da biraz döküyor.(Sen kabul etsen de etmesende ben buraya geleceğim. Bir fatiha okuyacağım geçmişlere. Sonra da çekip gideceğim ardıma bile bakmadan. Nedeni yok, sen ve Ümmügül birbirinize yetersiniz. Gözüm arkada kalmaz.)
Taksicinin korna sesiyle kendine geldi. Çekidüzen verdi üstüne başına, eşarbını katlayıp koydu çantasına. Gözyaşlarını sildi. Hızla uzaklaşırken araba, son kez döndü baktı.
Git gidebilirsen… Kendini kibrit çöpü gibi yakan biriyle işim yok. Alevler bütün her şeyini yutmuş. Geriye kalanlar isli hatıralar. “Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye” diyorum, Hoca Nasreddin’i anıyorum bir kez daha rahmetle.
Olcay’da böyle sitem ediyordu Esin’e. Esinse duvardaki çerçeveyi inceliyordu.(Hiçbir şey olmamış gibi davranıyorsun Olcay. Oysa tsunamiler, depremler, açlık ve hastalık ortalığı kasıp kavuruyor. Sen öyle anlamsız bakıyorsun oradan. Duvardaki resimsin artık.)
Begüm saçını havalı bir şekilde geriye attı. Güneş gözlüğünü düzeltti. Birkaç gündür aynı şeyleri dinliyordu ondan. Hiçbir şey anlamamıştı dediklerinden. “Deli saçması gibi” diye düşündü. Ne işi vardı ki burada? Olcay’la Assos’a geçeceklerdi ne güzel. Bütün plan altüst olmuştu. Nereden çıktın sen?
( Hep giderken gördün beni. Şimdiyse döndüm. Yüzümde çökmüş bir yer dikkatini çekerse, şaşırma ha!… Dönüşün ihtişamsız kelimelere dökülmüş halini yansıtıyordur bu. Besbellidir. Senin yüzündeki donmuş şaşkınlığın dağılmasını izliyorum… Peki, ben niye sakinim? Elbette dönüş her zaman zordur. Düşünüp taşınmadan, karar vermeden dönülmez ki? Gitmeler hep kolaydır. Öfkelenirsin, alıp başını gidersin. Bavula bile gerek yoktur. Tek ve tenha.) Esin’e bunları söylemek yerine susmuştu. Sessiz sedasız orada, masanın ucundaki sandalyede oturuyordu. Elindeki kalemle, bir şeyler karalıyordu.
“Sevinirsin, iyi bir haber almışsındır. Yerinde duramazsın, beklemeden yola koyulursun. Yerlere dökülmüş dutları toplaya toplaya neşeyle ayrılırsın ağacın gölgesinden. Üzerine düşen dutların iz bıraktığını sonradan fark ediyorsun. Ne gam… Ne tasa… Şen şakrak günün güzelliğini yaşıyorsun. Üzerinde cıvıl cıvıl renklerde giysinle göz kamaştırıyorsun. Sesinin tınısı yüksek tavanlı cafede çınlıyor âdeta. Herkes seni dinliyor. Etrafını çevrelemişler. Anlattıklarının can sıkıcı olması gerekirken bu kadar ilgiyle dinlenmesi de olumlu bir izlenim bırakıyor bende. Gel ve git… Ortası yok bunun. Arada kalsan ezilirsin Begüm. Harcanırsın. Bu gel-gitlere alışık değilsin. Mutlu yüzün solar. Sesin çınlamaz olur, arkadaş grubun terk eder seni. Sakın yapma bunu. Uzak dur bu mevzudan.”
Çayını bitirirken bunları ekledi notlarına Olcay. Konuşamadıklarını yazarak biriktiriyordu.

03.08.2008

Meral Afacan Bayrak tarafından

Bir Ramazan denemesi

Eylül 14, 2008 tarihinde Deneme dizini altında Meral Afacan Bayrak tarafından yayımlandı ve 576 kere okundu

Zaman hızla geçiyor. Büyük bir devran ve dönüş. Yaz bitti Ramazan-ı Şerif geldi. Güz hüzün ayıdır. Hüznün sevince dönüştüğü, sevincin coşkuyla, duygunun akılla, aklın güzelliklerle buluştuğu bir ay…

Erişilmesi güç imkânlar sunan, af ve bağışlanma sağanağının yaşandığı bir ay… Ramazan ile haneler şereflenir. Müslümanlar yeni bir diriliş ve doğuş anıyla yüz yüze gelirler. Öyle bir ay ki, kul uyur, uyanık olur her anıyla bile ibadet halindedir. Susarken tesbihat yapar gibidir diller.

Çünkü kutsal bir zaman dilimidir bu ay… Melekler sabah akşam durmadan dinlenmeden mağfiret dilerler. Allah tarafından dua ile görevlendirilmiştir her biri. Çünkü insan kıymetlidir. İnsanların, hayvanlar kadar bile değer taşımadığı bir devirde ve mekânda. İnsanlar öldürülür, topraklar işgal edilir, yuvaları başlarına yıkılır… İşte böyle bir zamanda oruç soluğu insanlığın üzerine yayılır.

Kuran-ı Kerim’de ismi anılan tek ay…

Hayırda yarışma ayıdır. Bin bir heyecan ve heves oluşumudur. Bu oluşumla eller kollar sıvanır. İki sokak ötedeki yoksul bir aile, akıllara düşüverir. “Ne yenir, ne içilir, nasıl barınılır?” Merhamet devreye girer. Sorular art arda akla gelir… Ümmet bilinci kuvvetlenir, insanî duygular öne çıkar. Gözden ırak düşmüş bir yaşlı çiftin derdiyle dertlenilir. Bir dul, bir yetim anımsanır. En hayati gereksinimleri karşılanır, ilâçları, yiyecekleri temin edilir: “Bayramda gidip ellerini öpelim, hayır dualarını alalım” düşüncesi öne çıkar.

Sadaka bilincinin anlamı düşünmeye değerdir. İstiflenip durulan, eksilecek diye kaygılanılan mallardan dağıtılır. Bencil duygular yiter. Bereket gelir. Verdikçe artan bir durumla yüzleşilir. Mal bir ateştir yoksa. Ondan sakınmak için, zekât ibadeti devreye girer. Yetimin, yoksulun, muhtacın payları gönül rızasıyla dağıtılır. Haklarına kavuşurlar böylece.

Ramazan gelince bir haller olur, bir duygu değişimi yaşanır. Ben duygusu törpülenir. Sabır ile kuşanılır. Kötü sözden, dedikodudan kaçınılır. Çünkü her an, her davranış bir ibadet halidir. Gereksiz konuşulmaz, âdeta söz israfı yapılmaz. Oruçlar kayıp gitmez ellerden. İbadetlerde korumaya alınır. Bir garibin kollanması gibi. Oruç nefsin, çıkarın ve tehlikelerin kalkanı olur. Güçlü bir kale duvarı örer, güvende olunur.

Bedenler, ruhlar oruçla arınır, durulur ve özgünleşir. Rahmetten evleri ve malları da nasiplenir. Yürekleri daha bir zenginleşir. Duyuları, algıları kuvvetlenir.

Ramazan gecelerinde, mümin ve mutmain ruhlar teravih ile yeni bir açılım yakalar. İbadetin coşkun hazzını “cemaat” olma bilincini yaşatır, seçkinliğine kavuşulur.

Kimileri bunu kuru bir kalabalık gibi algılasa da, o topluluğun içinde olmak kararan kalplere, hastalıktan kıvranan ruhlara iyi gelir. Bilinir ki şifayı veren Rahman’dır. Çünkü Rahman O’nun bir sıfatıdır.

Sair vakitlerde insan günah işlemekten dolayı, iyi melekelerini yitiriyor. Biliyoruz ki, oruç ayında şeytan ve ahalisi bağlıdır. Nefisler denetim altındadır. Unutkanlığını, kinini, öfkesini rafa kaldırıyor insan. Sigara, alkol bağımlıları bile; kısa bir zaman da olsa, ara veriyorlar kötü alışkanlıklarına. İçlerindeki suçluluk duygusunu bastırmaya çalışarak, kulluklarını hatırlıyorlar. Ne de olsa,”oruç tutunuz sıhhat bulunuz” hadisi mahyalardan çok gönüllere kazınır. Alışkanlıklar sıradanlıkların dışında bir ibadet bilinciyle kuşanılır. Her eylem; anlam, bilinç ve duygu yüklüdür.

Yalnızca oruçluların girebileceği bir kapının özlemiyle ve sabrıyla dualar edilir: “Allahım, cennette Reyyan kapısından girmeyi nasip et! Kapıların yüzüne kapandığı kimselerden eyleme!”

Meral AFACAN BAYRAK Birnokta Dergisi Eylül 2008′de yayımlanmıştır.