You are browsing the archive for Elif Bilge Doğan.

Elif Bilge Doğan tarafından

Canavarlar ağlar mı?

Şubat 5, 2008 tarihinde Değini dizini altında Elif Bilge Doğan tarafından yayımlandı ve 715 kere okundu

“Yorganı çekip başıma, çocukluk gözlerimin sevimli canavarlarına ağladım!”

Bu ifadenin sahibi söyle açıklıyor canavarlar için ağlamasının sebebini; “Tahta kılıcımla yenebildiğim canavarlar ne kadar da sevimli ve zararsızmış meğer, modern dünyanın canavarlarına kıyasla…”

Yatma vakti gelip ışıklar söndüğünde, beni de korkuturdu pencereden kafasını uzatıp “ceee!” deyiverecek yeşil suratlı, sivri dişli, patlıcan burunlu, cırtlak sesli ama tüm çabalarına rağmen sevimli kalan bir canavarın hayali…

İki seçeneğim olurdu bu durumda; ya ‘korkunun üstüne gitmeli’ kaidesine riayetle yatağımdan doğrulup pencereden bakma kahramanlığını göstermek ya da –bu her zaman kolaydı- annemin öğrettiği gibi ‘Allah beni görüyor, benim ne yaptığımı biliyor, Allah benimle beraber’ diye üç kere fısıldayıp, korkunun odağı yüreği bütün evhamlarından arıtmak…

Bunun daha sonraları tek seçeneğim olup kalacağını, çocuk aklımla hiç tahmin edemezdim sanırım. Öyle ya; bir çocuk nasıl bilsin ki; hayatın onu tahta kılıçla yenmenin imkansız olduğu yakışıklı, güzel ve cazip canavarlarla karşılaştıracağını… (“İyi adamlar, şık giyimli, jöleli saçlı ve parfümlü olurlar.” diyor İbrahim Paşalı, filmler ile aşılanmaya çalışılan iyi adam portrelerini çizmek adına… “Kötü adamlarsa tarlada çalışır, yük taşır, haliyle kirlenir, ter kokar ve yerel kıyafetler giyerler… ne diyorsunuz? İngilizler, Amerikalılar yakışıklı adamlardır, kötü olabilirler m hiç!)

Meydan okunan şeyler, ne kadar kalabalık ve güçlüyse, kafa tutmak da o nispette zorlaşır… Yapmak zorunda kaldığımız ve belli ölçülerde de başardığımız, bazen yenildiğimiz, belki geri çekilir gibi yaptığımız, ama sonuçta asla teslim olmadığımız, bulduğumuz her fırsatta “hadi lan!” çekerek pembe ihanetlerle terk ettiğimiz ‘meydan okuma’ eylemimizin muhatabı; bu işin yardımcısız, hem de o düşmandan daha güçlü, çok daha güçlü bir yardımcı olmadan başarmanın imkansızlığını yansıtacak kadar büyük, çirkef bir görüntüye sahiptir. İşte buna rağmen ‘meydan okumak’, her yiğidin harcı olmayacak kadar çetin bir iştir! Öyle ya; düşmanı vuracak silah icat olunmadı ki henüz!

Çeçen mücahit kadar gözüpek, Filistinli çocuk kadar sevdalı, Afganlı çocuklar kadar masumsan da, hayata karşı tenhasın… Peki yüreğin kalabalık mı…

Elif Bilge Doğan tarafından

Bir ihtiyarın kaleminden

Şubat 4, 2008 tarihinde Değini dizini altında Elif Bilge Doğan tarafından yayımlandı ve 547 kere okundu

gözlerim, yolun az ilerisindeki dönemece bakmaya çalıştıkça ağırlaşıyor, ağrıyor. ihtiyar kalbim iyice hız kazanan bu koşuya dayanamıyor. yetişmek; o menzile varmak gibi bir iddiam zaten yok. yorgunum!

yıllar…yıllar geçmiş keskin kavisler çizdiğim yolculukların üzerinden… ne ardıma bakmaya takadim kalmış, ne de hafızam bu sınavı geçebilecek, geride kalan simaları hatırlayabilecek yeteneğe sahip gayrı.

bir kaç tökezlememi saymazsam “hiç bir şey için pişmanlık duymuyorum!” diyebilirim, rahatlıkla… ancak artık biliyorum ki,’bir insan bir dünya’ olmanın da ötesinde; ‘bir insan bir kalp’tir aslında. pişman olmalı mıyım acaba?

“hayatının bundan sonrası, öncesinden hızlı geçecek. kayıp gidecek parmaklarının arasından bir avuç su misali!”diyordu abim. bu acı gerçeğin o yaşa erenler için olmasının bana sağladığı lakaytlığı yitiriyorum son hızla. günlerim sayılı…

önceden şart, hatta marifet saydığım nice ideal ve idefiksler, ihtiyarlamanın getirisi itidal dersleriyle, basit maceralara dönüşüverdiler. elinden zorla alınan elma şekerinin ardından ağlayan çocuk, onu kendi elleriyle vermenin daha kolay olduğunu keşfetti. çünkü az ilerisi elma bahçesiydi. bazen vazgeçmenin,yenilgi değil,bir erdem olduğunu… feda edilenin ne için feda edildiğinin, edilebileceğinin ve ya edilemeyeceğinin önemini… hepsini öğrendi. kendini kandırdıktan sonra kimseyi kandıramayacağını, hatta inandıramayacağını, ama kalbine karşı dürüst olunca -ki Rab insana şah damarından daha yakındır- dünyayı dize getirebileceğini… “ben” dememeyi çünkü asla yalnız olmadığını;bulduğu her tenha yolda o dostun varlığını… ihtiyarlarken anladım ya da anlayınca ihtiyarladım…

o sapaktan sapmadan “ölmeden önce ölünüz!” emrini azıcık da olsa nasıl yerine getirebileceğimi, hiç değilse nasıl anlayabileceğimi düşünürken bir hastahane odası çıktı yoluma. bir saat sonra ameliyat olacak hasta için dünya,başındaki kist etrafında önüyor,annem için kesilen parmağının ucunda…! koridorlarda aceleci adımlarla gezinen doktorlar için de hayat, sekiz katlı hastahaneden ibaret… ilaç kokulu hasta odalarında zaman o kadar yavaş ilerliyor. günler o kadar aheste devir-daim ediyor ki; o dönemece varmayı geciktirmenin bu odada geçirilecek günlerle mümkün olacağını düşünüyor sonra hemen tevbe ediyorum!

bence hayat ne’den ibaret/idi? gönül verdiğim şeylerin ne çabuk yittiğini bilmek tedirgin ediyor beni. ama bunun güzelliğini farketmiyor da değilim:öyle ya; bir insan bir kalpse; kalbin masivaya bağı, insanın kelepçeli-prangalı yaşaması gibi bir şeydir! ne kadar oyalansam kenardaki taşlarla, geri de atmaya çalışsam adımlarımı, yolun sonuna geldim çaresiz!

“hayat denen bu muamma,çocukluğun bitmesiyle sona eriyor!” diyen zalim söyleme inanmak istemeyecek, ama içten içe hissedeceğim bu yitişi/bu bitişi!

artık hiç bir bahar çiçek açmayacak,kuşlar penceremde ötüşmeyecek. hiç bir çocuk bana gülümsemeyecek. sonbaharda yağmur beni ıslatmayacak. hatta aklım karışmayacak. Gönlüm uçmayacak.Yahudiler beni vurmayacak değil ama! ne olursa olsun, ben artık ihtiyarlamış olacağım!

yüreğime gömdüğüm ölüleri bu yaştan sonra asla diriltemeyeceğim! ve ölülere gülümseyemeyeceğim asla..! eskisi kadar çok da gülmeyeceğim artık ve çabucak ağlamayacağım..! gidiyorum,bir daha geri gelmeyeceğim!

çünkü bu ay, çocukluğumu hayat ile değiş-tokuş ettiğim aydır.