Elif Bilge Doğan Dizini.

Elif Bilge Doğan tarafından

Kırmızı

Temmuz 5, 2009 tarihinde Hikâye dizini altında Elif Bilge Doğan tarafından yayımlandı ve 888 kere okundu

Işıl ışıl her yer..

Yıldızlar binyıllarca sabit kalıp sıkılmışçasına sağa sola savrulma yarışında…

Yağan ışık huzmeleri öyle gözkamaştırıcı ki, gözleri kamaşıp aklı bulanmış, dimağı yerinden oynamış çocuk bunu, zengin bir dev, sepetinden avuçlayıp avuçlayıp pırlanta elmas ve zümrüt saçıyor sanabilir. Ama bu savurganlığın nedeni hakkında herhangi bir fikre kesinlikle sahip değildir.

Gelin salınıyor acemi adımlarla ama damat ortada yok.. damat bu düğüne hiç razı değilmiş belli..

Önce ritim; dımm,tıss… Sonra yine yıldız yağmuru..

Rengarenk şelalelere baktı çocuk, hava fişek gösterisi izlemiş ya daha önce, bu havai fişekleri nerden bulduklarını düşündü.. ne çok havai fişek öyle ya, ardı arkası kesilmiyor, gece hep aydınlık hep aydınlık..

Dikkatini çeken sadece havai fişekler değildir, sağa sola devasa hoparlörler yerleştirilmediği halde müzik ne çok gürültülüdür. Hayır hayır, muhakkak bir yerlere ses sistemi konulmuş olmalı, şu duvar şeklindeki delikli şeyler hoparlör olmasın?…. bir sürü delik de sesin dışarı çıkabilmesi içindir.

Herkes anlaşmışçasına kırmızı giyinmiş..

Kırmızı etekleri savruluyor kadınların, baş örtüleri bile kırmızı.. pabuçlar kırmızı , hatta ellerde kırmızı eldivenler… kimi kırçıllı kırmızı gömlek giymiş, kimi safi kırmızı… üstüne baktı çocuk, aa, o da kırmızı giyinmiş, ne zaman giyinmiş? Annesi sarılmıştı çıkmadan önce, hamarattır annesi, o mu geçiriverdi ki üstüne bu kırmızı gömleği?

Kıpkırmızı her yer..

Düğünler uzun sürer buralarda; geceler uzun ve serindir çünkü.. çocuk artık delikanlı sayılacak yaşta olduğundan, O, gecenin sonuna kadar durabilir, mahalle arasında oynayan abileri yorulana kadar onlara bakardı ama kardeşi hiç dayanamazdı, uyuyakalırdı bir kaç saat sonra. Yine uyuyakalmış kardeşi kucağına almış onu amcası, yatağına götürüyor olmalı, kapıdan annesine verir muhtemelen.. “ama annem evde yok, babamın yanına gideceğini söylemişti” diye geçirdi aklından çocuk; bu kalabalıkta onları bulamazdı ki , neyse artık yatağına yatırıversin amcası.. kardeşlik ne tuhaf bir histir; o küçük oğlan oyun oynarken yorulsa, kalbi sıkışır çocuğun, bisikletten düşüp elini acıtsa avuçları alev alır, gözleri dolsa ciğeri dağlanır.. canından bir parça derler ama öyle bile değildir, canından özgedir, ruhunun derini, gözünün bebeğidir.

Düşünebileceği kadar sessizlik kısa sürdü, yine başladı o bildik melodi, artık göz kamaştırıcı olmaktan çıkıp, beyin dağlayıcı hale gelen ışık şelaleleri..

Ayaklar gördü çocuk, sonra eller, hiç görmediği bir tempoyla ritim tutularak dövülen dizler…

Eve gitmek istedi çocuk, bu kez sonunu getirecek kadar delikanlı olmayaydı, kardeşi gibi erkenden uyuyaydı ne olurdu ki, o da hala çocuk sayılırdı nasılsa.. doğrulmak istedi, elindeki şeyi bırakabilse, o eli kendisine destek yapıp doğrulacaktı ama parmakları elindekine lehimlenmişti sanki.. ne elini kaldirabildi bakmak için avcundakine, ne kafasını çevirebildi ellerine..

Işıl ışıl her yer… kıyamet provası yapıyormuş gibi arş-ı ala, ateş topları yağdırıyor kuru topraklara.. dökülen alev topları öyle acımasız ki, imanı göğsüne hançer gibi sokulu çocuk buna ,cennetin bedeli diyebilir. Ama daha ne kadar dayanabileceğine dair bir fikre kesinlikle sahip değildir.

Bombaların sesi, kurşunlarla kevgire dönmüş duvarlara çarpıp yankılanırken daha da çoğalıyor gibi… bu yıl ilk kez gittiği lise binası, amcasının evi, sağlık ocağı, arkadaşının duvarı kendilerince boyadıkları odası birer cehennem radyosu hissi..

Heryer kıpkırmızı, herkesin üstü başı… bu kanların sahibi elbiseleri giyenler mi, yoksa kucaklayıp kucaklayıp ağladıkları çocuklar mı kimse bilmiyor.

Kimse bilmiyor elleri ayrı parçalanmış, kafası ayrı annesi mi daha acı çekmiştir, çıldırmamak için ağlamaktan kaçınan kızı mı? Üzülemeyecek kadar kangren olmuş bir yürekle bedenler nasıl sürünür ordan oraya, kimse bilmiyor.

“Bu çocukların kimsesi yok mu” diye bir ses duydu çocuk, kimdi ki bahsedilen? Aynı mahallede olduklarına göre muhakkak tanıyor olmalıydı, boynu neden böyle tutulmuştu, elindeki o şeyi bi bırakabilse…

acı! Kafasını çevirince sırtından girip bağrını deşen bu acı neyin nesi? Bu ses tanıdık… hani kardeşini yatağa götürecekti ya amcası, neden burda şimdi?

Durdu çocuk.. düşüncesi durdu, sesi durdu, hisleri durdu… düğün bitti sonra, sesler kesildi, tekdüze müzik dindi, havai fişeklerin ardı arkası nihayet tükendi.. yıldızlar sağo sola kaymayı kesti ama galiba biri yanlışlıkla tam böğrüne isabet etti…

Küçücük yüzü şaşkın, elleri kanlı, ayakları çıplacık kalakalmış kardeşi… uyuyor olmazdı değil mi? Uyuyor olsa amcası neden böyle ağlasın? Annesinin örtüsünü sarsın bir avuçcuk yüzüne? Anladı çocuk, düğünlerinin hep yalan olduğunu, yıldızlarının hep tuzak olduğunu, duvarlarının hep yaralı olduğunu anladı. Üzülemeyecek kadar üzüldü çocuk, ölecek kadar üzüldü; elindeki taş nihayet düştü.

Elif Bilge Doğan tarafından

Uykum var

Mart 19, 2009 tarihinde Deneme dizini altında Elif Bilge Doğan tarafından yayımlandı ve 472 kere okundu

Uykum var, çok uykum var, bir tane daha içsem toplam kaç uykum olacak…

Uykularımı sığdıracak yer bulamıyorum, son gelen merdivenlerde kalacak…

Onu dışlamam konusunda ne demişti doktor? Hmm, anımsadım; saat bile sekse sersem… Biri benden mi bahsetti? Ha! Benmişim, kendimden söz etmişim…

Düşünen insan taklidi yaparken nasıl da geçiyor içim…

Hiç bir şey olamadım uykudan başka, şaka bile yapamıyorum beni bir şey sananlara! Ah evet, bir de vampir yarasa…

Uykum var bariz, biraz da belli belirsiz hüznüm…

Uykum dövdü onu, her insan gibi ben de severim güçlüyü; kederciğimi üzdüm…

Ağlama, ceplerimdeki mendilleri uc uca ekleyip üstüme örttüm, sana verecek pembe haptan başka bir şeyim yok; bir de dedim ya, sana benden, sana senden içre hüznüm…

Uykum var bir kamyon ve yokları biriktiremiyorum… Uykum ve var yani bilmemezliklerim… Bir kasıt sonucu kamyon devrildi yoklar vadime, uykuya gömüldü vadilerim bahçelerim…

Uykum var bariz ve belli belirsiz sevdam… Tarifiniyse yakıverdim fırınlarda kek niyetine… Diyen demiş işte “sevda darmadağın olmak gibi”… Uykum var çok ve hesapsız darmadağınıklığım…

Gözümün önünden kara kedi geçti, pist! Öyle sandım ama pardon değilmiş, kara gözüm kedinin önünden geçmiş, kedi beyaz… Uykum var ve karartılarım…

Kapılar çalıyor hiç açmıyorum kapıları, kim o?