
Kış masalı
‘Tın tın kabacık, nerede kaldın babacık?’
Nasıl da zifirî karanlık her taraf. Hay Allah! Ne yapsam acaba? Gelmek zorunda mıydık sanki bir sürü vahşi hayvan çığlığının sardığı bu acâip ormana? Hem sonra, hepsi de yüzlerce metre uzunluğunda her türden binlerce ağaç; üstelik hiç birisi de bakımlı değil, ne tıraş olmuşlar, ne de ütülemişler giysilerini. Anneleri yok mu bu ağaçların, onları da bırakıp gitmiş mi babaları? Ya ablaları nerede? Sabahları kim götürüyor onları okullarına? Öyleyse,‘bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde’ tekerlemesini söyliyeyim de bir masala dönüşsün içinde bulunduğum bu umutsuz ve tuhaf durum.

Güya ben, bir elimde çay diğer elimde de kitaplar, şiir okuyacakmışım sokağın bütün kedilerine. Renk renk, sürüyle kedi; sarısından siyahına, kırmızısından lâciverdine, zencisinden beyazına, hırlısından hırsızına; yemek yiyen, piyasa yapan, birbiriyle kavga eden, gazete okuyan, sınavlara hazırlanan; papyonlu, kravatlı, kurdelâlı yüzlerce kedi… Ama fark etmez, hiç fark etmez diyorum. Yeter ki çayımı içip, okumam gereken şiirleri okuyayım. Derken, bir dalgalanma oluyor sokakta. Meğerse izin almak gerekiyormuş şiir okuyabilmem için. Bunu, uzanıp kulağıma fısıldayan kedilerin reisinden öğreniyorum.

Bu ne yaman bir serüvendir böyle ey taş!
Seni kimler kargışladı, söyle bana!
Bu yolculuğa hiç çıkmasaydın keşke!
Yağmurlarda ıslanıp tabiatta yeşerseydin
Sevgilimize ilişmeyip çocukları ayaklarından öpseydin
Ya da bir avuç toprak olsaydın kapımızın önünde!

Oysa ki, bir kuşun iki gözü
Bir çocuğun ağlaması gibiydik
Ve hüznü hep
Gözlerde taşırdık.

Rüzgâr hem içimdedir oysa benim hem dışımda
Savurup durur beni türlü belalara, ben buna aşk der geçerim
Kurşunu da taşı da alır meclisin aşk odasına geçerim
Aşk odunda yanıp kül olsam ya da erisem, kime ne!

Sonra yeryüzünü emzirirdi ay
Mutantan ışıklarla
Ki, yeryüzü ağlıyordu
Ve ağlıyordu mescitler.

Ve senden sonra, gecenin bu son vaktinde
Boğazın alıp götüren yakamozlarında
Kızkulesi’nin orada yani, martılarla birlikte
Doyuralım iyice acıkmış ruhlarımızı da.

Bense ruhumun ürperdiğini duyardım o ân
Verdiğim selamın karşılığını beklerken

Neydi o çocuk kışlarım benim. Ve korkularım bir de
Uykumun ortasında her gece ateşten ejderhalar

Ey taş döşeli avlular, dilsiz kardeşler, kırık dökük hâtıralar!
Haydi gidip öpelim, öpelim annelerin o mübârek ayaklarından