Ama bir şarkıda geçer adımız

Ocak 3, 2008 tarihinde Biyografi dizini altında Hüseyin Cahid Doğan tarafından yayımlandı ve 3.805 kere okundu

İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünde okuyordu. Sancılı, başarısız, kaotik bir öğrencilik dönemi idi onunki. Şiire sarılıyordu O da. Bir gün şiirlerini dosya hâline getirdi ve onları basacak bir yayınevi aramaya koyuldu. Ancak kapısını çaldığı yayınevlerinin hiçbirinden istediği cevabı alamadı. O da öğrenci bursu karşılığında bir matbaa sahibi ile anlaşıp bastırdı kitaplarını. Çok zor şartlarda okumaktaydı. Buna rağmen her ay aldığı bursu, bastırdığı kitabının ederi olarak matbaa sahibine ödüyordu. Birçok gece aç yattı, kimi zaman vapur parasını bile bulamayıp sokaklarda bozukluk aradı. Bastırdığı kitabı da en az onun kadar şanssızdı. Kitabının satılmasını sağlamak için bu kez kitapçıların yolunu tuttu. Fakat sadece bir yayıncı, kitabın gerçek pahasının yarısına yüz kitabını ondan satın aldı. Hem tek geçim kaynağından olmuş hem de yüzlerce kitapla kala kalmıştı. Kitapları koyacak yeri de yoktu genç adamın. Bir arkadaşına rica etti, kitapların barınacağı yer olarak bir ofisi buldu arkadaşı da. Ancak kitaplar, bütün kış boyunca ofis çalışanlarınca ısınmak amacıyla yakıldı. Kesin bir fiyaskoydu bu. Yıllar sonra Sarıkamış’ta askerliğini yaparken, kitabı bastırmak için harcadığı burs faiziyle beraber kapısını çalacak, arkadaşlarına kitaplarının telif ücretiyle borcunu kapatmalarını rica edecek ve O’na danışılmadan kitapları basılacaktı. Türk şiirine son yüzyılda armağan edilen en yetkin şiir kitabı, İşaret Çocukları işte böyle doğmuştu.

Abdurrahman Cahit Zarifoğlu, kısa süren yaşamının her evresinde zaman mefhumuyla sürekli bir çatışkı hâlinde olacaktı. Yargıç bir babanın oğlu olmasından mütevellit sürekli şehir değiştirecek, doğallıkla eğitim hayatı asla bir düzen içinde seyretmeyecekti. Korkunç bir iklimdi çocukluğu. Sözgelişi Türk Edebiyatının engin düzlüğündeki bu yetkin süvari, Edebiyat dersinden ikmâle kalacak ve okulunu uzatacaktı. Kara Lise’de okurken pilot olma sevdasına kapılacak, brövesini alıp uçacakken eğitmenini bir kazada kaybedecekti. İnkılâp dergisi için düzenlediği kültür eki mezun olmasıyla sadece tek sayı çıkacak ve Zarifoğlu “Bu şehirden kaçmak vaktidir artık” diyerek, aynı sınıfta olmalarına rağmen kendisinden önce mezun olup İstanbul’un yolunu tutan arkadaşlarını takip edecekti. Yirmi iki yaşında iken Açı ile bir açılım arayacak ama o da bir sayı ile akîm kalacaktı. Hesaplanamadan Ölü adlı şiirinde ‘korkunç’ olarak niteleyeceği fakülte hayatını on yılda bitirebilmiştir şair. Şiirleri için mahreç noktası kabul edilen Alman ozan Rainer Maria Rilke üzerine hazırladığı bitirme tezi, ‘boş vermiş ve avare’ bir yapıda olduğu gerekçe gösterilerek reddedilmiş, orijinal metni koruyarak ve aralara dipnotlar ekleyerek gerisin geriye arz ettiğinde ancak kabul edilmişti. Fikirlerini başka gölgeler altında saklayarak kabul ettirebilmişti yazar. Okulun uzaması hayat gailesini de uzatacak, yirmili yaşlarda başlayan pankreas sıkıntısı otuz üç yaşından itibaren yakasına sımsıkı yapışacak ve O’nu şair Hüsrev Hatemi’nin gözetiminde iken, henüz menevişleniyorken şiirli ağzı, hastane odalarında teşne bırakacaktı. Otuz dört yaşında iken askere alınacak ve hiçbir gelirinin olmadığı bu dönemde önüne bir sürü, vadesi geçmiş borç senedi çıkacaktı. Otuz altı yaşında Necip Fazıl Kısakürek’in aracılığı ile evlenecek ama çocukları sevmede peygambere öykünen Zarifoğlu, en büyük evladını sadece on yıl görebilecekti.

Belki de bu yüzden zaman konusunda tavizsiz olacak, Arzıhal’de ‘çiledin mi dünya tutar inilemen’ ‘yaman halimiz [hakkımızı] helal ettiremezsek’ dediği Sezai Karakoç onu bir saat beklettikten sonra “Beklettim, hakkını helâl et” dediğinde, “Etmiyorum” diyecekti. Kader erken gelirdi O’na gelmemesi gerektiğini düşünürken, zaman ise hep geç kalacaktı O’na. Zamana yay gerip ok atılmalıydı O’na göre, buydu yaşamak sezonundan memnun kalabilmenin reçetesi. Ve yine belki de bu sebeple, yaşadığı anın hakkını verebilmek için çırpınıp duracaktı. Zamanı bir hallaç gibi dağıtmalı ve her zerresini özümsemeliydi. Zaman Zarifoğlu’na göre yaşayan bir varlıktı; boğuk elleriyle okşardı başını, düşünebilirdi, gerileyebilirdi, tavır alabilirdi hoşuna gitmeyen bir şey gördüğünde ve bir şehidin açık ağzına gül konduğunda, ansızın durabilirdi. Zaman korkularını pervasız yaşayamadan düşen o şehitlerindi nitekim, onların ardından ağlayan kadınlarındı zaman. Özellikle İşaret Çocukları’nda zaman olgusu oldukça zengin benzetmelerle işlenmiştir şair tarafından. Kara Lise ve Mavera’dan arkadaşı Rasim Özdenören, “Hareketi, kıpırtıyı, kımıldamayı hep sevdi.” diyecek ve Zarifoğlu’na göre yaşamanın hareket etmekle eşdeğer olduğunu vurgulayacaktı. Bunun bir tezahürü olarak, mezun olduktan sonra Almancasını geliştirmek için Goethe Enstitüsü’ne kaydolan şair, Avrupa’nın önemli merkezlerini otostop yaparak dolaşacaktı.

Sıkıntılı geçen yıllar epritecekti O’nu, korku ile anlaşılmaz bir ilişkisi olacaktı. Tanımsız bir klostrofobisi vardı, Boğaziçi Köprüsü’nden meselâ, geçmeye korkardı. O gelmeden evvel korku gitmeliydi, saklamalılardı korkuyu ondan köşe bucak. Korku ağzına ölümüyle kitlenmişti. Korku karanlığa yakışırdı, elbette onun karanlığa münhasır alacaklıları olacaktı, kapışsınlardı onu. Aşkın içinde bile korkunun nüveleri vardı. Bununla beraber, secdeye giden alın mübarekti, korku sadece onu korkutamazdı. Çünkü o dokunulmaz olmuştu secdeye gitmekle. Fakat Zarifoğlu şiirinde korku’nun niceliği de niteliği de dönemseldir elbette. Nitekim, İşaret Çocukları’nda yoğun olarak kullandığı korku imajını; ümitten, beyaz haberlerden, ışıktan, kısacası güzel şeylerden bahsettiği Yedi Güzel Adam’da hiç kullanmaz. Menziller’de ise artık korku ile hesaplaşmaya duracaktır. Menziller’de en az İşaret Çocukları’nda olduğu kadar kesif olan korku imgesi artık şairi rahatsız etmiyordur. Ve ölümünden birkaç ay önce yayımladığı kitabına da Korku ve Yakarış adını layık görecektir Zarifoğlu. Esas korkulmayı hak edeni keşfetmiştir, korkuyordur da. Korkuyordur ama artık diğergam bir korkudur bu.

Yaşadığı çağa yabancı değildi Cahit Zarifoğlu. Afgan’ın figanı olmuştur meselâ. Savaş Ritimleri çalışmasında Sovyet-Afgan savaşını işleyen ACZ, Sevinç Çağına Doğru şiirinde Afganlı savaşçıları destansı bir biçimde resmetmiş, Yıldızlar Üstlerinde’de ise Afganlı mücahitlerin Bedir’de savaşan sahabeden beslendiğini ifade etmiştir. Afganistan Çağıltısı ise büsbütün dünyaya açık bir çağrı özelliği taşır; ırkçılığı alenen reddeder ve bütün Müslümanları Afganistan’da yaşananlara duyarlı olmaya çağırır. Mavera’da ise Afganistanlı Abdülhak ve Meral Matuf’un ağzından orada yaşananları okura aktarmıştır. Bir başka zulmün, Hama katliamının Türkiye’ye uzanan çığlıdır Zarifoğlu. Zamanın Kerbela’sının Hama olduğunu ifade eder Hama: Sımsıcak şiirinde. Hama’da susturulan insanlar ve camilerin bütün bir insanlığın felaketi olmasından korkar. Filistin’de akan kanın ise ağıtıdır şair. İntifada üzerine yazılmış olan en güzel şiir de O’nun kaleminden çıkmıştır. O’na göre Filistin’de taş atan çocukların kanlarıyla dolan hokkalar, Yaradan’ın gazabını yoğurmaktadır. Mahzundur, mahcuptur, ezilmektedir olan-biten karşısında susan insanlık adına.

Şaşkınlıktır Cahit Zarifoğlu’nun çevresine saçtığı. Daha tanışmıyorlarken Cemal Süreya’yı arayarak aynı evde kalmalarını teklif edecek, Süreya ise kendi tabiri ile uzun bir süre şaşkınlığını atamayacaktı. Aşka Dair’i de bu ilginç tanışma faslından sonra hem Papirüs’te hem de Papirüs seçkisinde yayımlanacaktır. Bundan dolayı Aşka Dair, İkinci Yeni içinde Zarifoğlu’nun en bilindik şiiri olacaktır. Necip Fazıl Kısakürek’i şaşırtmıştır “Üstad bu oyuncaklarla siz mi oynuyorsunuz?” diye sorarak. Üstadından “Artist” cevabını almıştır sorusuna. Namaz vaktinin geçmekte olduğunu fark ederek İstanbul’un en işlek caddesine seccade atıp namaz kıldığında, yanındakileri şaşkına çevirmiştir. İsmet Özel’in taraf değiştirmesi çağrısına “Allah bilir” demiş, Özel’in yanındaki “O ne karışırmış?” dediğinde de, “Sadece O karışır” demiştir. Şiiri de şaşkına çevirmiştir şiirle uğraşanları. Fazla ya da eksiktir dizeleri, kapalıdır, anlaşılamıyordur. Kendisine bu durumu soran Nazif Gürdoğan’a “Hiç kimse, şu ya da bu şiiri anlamak zorunda değildir. Şiirimi bana şikayet ediyorlar. Anlamıyorsa niye rahatsız oluyor bilmem? Ben de Botanik’ten hiç anlamam” cevabını verecek; Rasim Özdenören’e “Bu şiirin nesini anlamıyorlar?” diye dert yanacaktır. Rüyasında Necip Fazıl’ı gördüğünde arkadaşlarına, “Üstadı gördüm, yirmi beş yıl sonra kavuşacağız dedi bana” dedikten yirmi beş gün sonra vefat edecektir.

Yaşantısını sahabelere endeksleme gayretindeydi Zarifoğlu. “Ebu Zerr, çorbanın suyunu bol koy, komşularınla içersin” hadisini işittikten sonra, Mavera yazıhanesinde öyle yapacaklardı arkadaşlarıyla yemeklerini. Abdullah bin Mesud kadar korkusuzdu “Ben Müslümanım” derken ve Ömer bin Hattab denli kararlıydı çizgisinde. Müslümandır ve İlhan Berk’e göre İslâm haritasında önemli bir şair ve Müslüman şiirin öncüsüdür. Selim İleri’nin okuyabilmek için aylarca beklediğini ifade ettiği Yaşamak adlı tasnifi yapılamamış eserinde evre evre anlatacaktır nasıl bir yaşam sürdüğünü.

Kocaeli ve Kahramanmaraş’ta birer caddeye adı verilen şair ayırca İstanbul’da bir okulunun tabelasını ismiyle süslemektedir. Çocuk Edebiyatı dalında ödülü bulunan ACZ, ayrıca şiir, roman, hikaye, deneme, tiyatro alanlarında da eserler yazmıştır. Ayrıca Anılar Defterinde Gül Yaprağı şiiri, Selçuk Küpçük tarafından bestelenmiş; Daralan Vakitler ve Afganistan Çağıltısı da İbrahim Sadri tarafından seslendirilmiştir. Zarifoğlu’nu ölümünden önemli bir süre sonra, 2003 yılında Vivo’nun öncülüğünde tekrar keşfetme ve anlama gayreti oluşmuş, bu dönemde Okuntu, Kitap Haber, Parşömen, Hece gibi dergiler özel sayılar yayımlamış; Müslüman şiir için bir ilk olarak adına şiir ödülü konulmuş (Sadece iki kere verilebildi), hayatı belgesele aktarılmış, açık oturumlar düzenlenmiş ve Cahit Zarifoğlu Girişimi kurulmuştur.