Açılışlar
116 izlenim
ve şimdisizlikte
nasıl çoğalıyor damarlarımdaki ejderha
yalayarak duvarın dibe vuran tortusunu
benim yanlış yularımdan tutan kamaşmada
nasıl çöküyor damarlarıma o hayvan
ve hiçkimsecikle
oturup bir masayı müsavileyen bizsizlik
sustukça sükunu yoran
ve tokatladıkça Kur’an’ın ağır eli
küçülen ve küçüldükçe
bulut evirip güneş gömen süreksiz
dökümlü göğün körük göğsünde
camilerin tecimsel avlularında dahası
kanatsal kargaşanın
betonu ovdukça gagası
deliren mavi kemikleri okşadıkça
yemsizlik yortusu yahudiler ve kuşlar
mesela bob dylan hep ağlar şuramda
ben buradayken buramda, oradayken oramda
her yahudiden kaliteli sabun çıkmaz diye
gövdemi ağlama duvarına çeviren
mesela senin de farkın yok o yahudiden
çıldıran mavi saçları taradıkça
yağmur emziren kocaman gözlerinde
göksel misilleme bu bütün kuraklığa
yani nadasa bırakılan aşklardan mustarip
yatağına dargın bir ırmak denize sığınan
ve ağladıkça
ansızın patlayan flaşları göğün yeryüzüne
blue jean’de eğleşen tozları katleden
çok çirkin istanbul’a şuh
çok güzel istanbul’a baş eğik
tanrısal manşet ne yazarsa okunan
tanrısal manşet, akşam baskısı
tanrısal manşet, rotatifte buzlanma
tanrısal manşet, iri puntolarla
tanrısal manşet, yok satan
gözlerin tanrı kartviziti
ve vaktinde
YANAĞINI UZATIR YAĞMURA TOPRAK
ÖPÜLDÜKÇE KABARIR
epiloque: tartışmasız atlar koşalım
papatyalara teğet,
terimizde suvarılan güneşler koşalım
ve fakat
ne çıkarsa su ile alevin dostluğundan
ins ve iblis ittifakından ne çıkarsa
tanrıya karşı
hem neyse çok korunaklı bir kabir
ölüye
ölüm neyse dirilerin ağzını yoran
ben neysem ve sen neysen ve bu neyse
sana hiç şiir yazmadım çünkü şiir neyse
neyse ne ulan mallarmé’nin deniz meltemi
isabelle’in anne arthur öldü’sü neyse
neyse pushkin’i öldüren, ne neyse
boynu bükük baladların ağızdan firarı
neyse tek tek vurulan dizelerden
neyse!
her neyse, ney ne ise, neyse ne filan!
falanun fülanun filan!
menekşe morarıyor ellerim
ve üşüdükçe
PARMAKLARIM BİR JİLET DÜŞÜNÜR
DOKUNDUKÇA KANATIR
tanrım bari sen soğukkanlı ol
tökezledikçe ben
bari sen soğukkanlı ol
ben de senin kıymetlin değil miyim!
gayrısı
sonrası veya diyelim
ardılı, süreği, devamı, ilerisi, vs vs
cesedimi yanımda taşıyorum savaşacaksak
o daralan gözevlerim oturmana senin
o kahve önleri sıradan geçişler
yaşamağın nesi var hiç bilemem
hiç bilemem tuzda bağıran yaralar
tanda vurulan şebnem
yük altında çatlayan damar
kaldırımda atomize olan kalp
kalpte dirilen kan kontrastı bilemem
yaşamağın nesi var hiç bilemem
hiç bilemem göğe bakmayı ben
bilemem, nerden bileyim, hiç bilemem
hiç teşhis kim dinlesin aksadıkça ben
AĞRIYAN BİR GÜL DEVRİLDİ
ayağından incinen bulvarda
muhkem fatih neonları
sustukça aksaray sen
AĞRIYAN BİR GÜL DEVRİLDİ
ve gidildikçe
giderken yaman gemiler köpüklü ağızlarıyla
giderken dolmuşların asfaltı kanatarak
AZ dur
duR’Az
dur! ben buzda yürüyemem dur!
dur, ben yirmi yıldır yürüyemem buz
ve susuldukça
susarken müezzin, susarken meczup akşam
susarken köpekler vitrin önlerinde
gülüşün buharlaşacak ?C kadar
burada
ikimizin yüzünden
senin yüzünden
ve benim yüzümden
AĞRIYAN BİR GÜL DEVRİLDİ
kelebekler en çok çarmıhları sever
mevsim kepenk indirirken ah kapanırken.





merhaba,
bu şiir, biraz söz tasarrufu yapsa, yaşamın sırtına vurduğu “ağırlıktan” azıcık kurtulsa dehşet bir şey olacak.
giriş çok güzel:
” ve şimdisizlikte
nasıl çoğalıyor damarlarımdaki ejderha
yalayarak duvarın dibe vuran tortusunu
benim yanlış yularımdan tutan kamaşmada
nasıl çöküyor damarlarıma o hayvan
ve hiçkimsecikle
oturup bir masayı müsavileyen bizsizlik
sustukça sükunu yoran
ve tokatladıkça Kur’an’ın ağır eli
küçülen ve küçüldükçe
bulut evirip güneş gömen süreksiz”
“mesela senin de farkın yok o yahudiden
çıldıran mavi saçları taradıkça
yağmur emziren kocaman gözlerinde
göksel misilleme bu bütün kuraklığa
yani nadasa bırakılan aşklardan mustarip
yatağına dargın bir ırmak denize sığınan
ve ağladıkça
ansızın patlayan flaşları göğün yeryüzüne
blue jean’de eğleşen tozları katleden”
burası kopartıveriyor gibi şiirden bizi.
ve şiir sarıyor , saldırıveriyor yeniden:
“çok çirkin istanbul’a şuh
çok güzel istanbul’a baş eğik
tanrısal manşet ne yazarsa okunan
tanrısal manşet, akşam baskısı
tanrısal manşet, rotatifte buzlanma
tanrısal manşet, iri puntolarla
tanrısal manşet, yok satan
gözlerin tanrı kartviziti
ve vaktinde
YANAĞINI UZATIR YAĞMURA TOPRAK
ÖPÜLDÜKÇE KABARIR”
yine toplaşmalar:
“hem neyse çok korunaklı bir kabir
ölüye
ölüm neyse dirilerin ağzını yoran
ben neysem ve sen neysen ve bu neyse
sana hiç şiir yazmadım çünkü şiir neyse”
bu öldürücü darbe:
“tanrım bari sen soğukkanlı ol
tökezledikçe ben
bari sen soğukkanlı ol
ben de senin kıymetlin değil miyim!
…
AĞRIYAN BİR GÜL DEVRİLDİ
…
kelebekler en çok çarmıhları sever
mevsim kepenk indirirken ah kapanırken.”
0yy 0yyy 0y..
Heeeeyyy, heey, hey, he…
Ah ah evet, bu tasannu alışkanlığımdan oldukça mustaribim. Bermutad olanı, en azından gereksiz kasmaları(declamatoire) kısmalıyım. İltifatlarınız için müteşekkirim, ikâzlarınızı da aynel yakin, belki ilerikiler için uygulayacağım.
Ah kötü Valery…