Görüntülenen Dizin: Mart 2008
Görüntülediğiniz Dizin: 2008 Mart.
Görüntülediğiniz Dizin: 2008 Mart.
Tüm bunlara rağmen asansör önünde yavaşça durup da onun binmesi için kollarını iki yana açtığında son bir defa ve en şiddetli haliyle asansörde kalacağını ve belki de sonsuza dek o korkunç kalma anını yaşayacağını hissederdi. Yine de korkusunu artıran bu hissi görmezden gelir ve asansöre binerdi. Boynundaki ateş daha da artardı. Bir an yanlış yaptığını düşünürdü. Yalnızsa şimdi ardında kalan aynaya yanında birileri varsa da asansörün kapısının üzerindeki dijital levhaya bakarak rahatlamaya çalışırdı.
Japonya’da sinema eğitimi alan ve korku filmlerinin çekiminde çeşitli görevlerde bulunan Hasan Karacadağ’ın Dabbe’si de beklendiği gibi klişeleri barındıran bir B filmdi. Dünyayı saran intihar vakaları ile internet arasında kurulan bağlantının bir Japon korku filminden uyarlanmış olması, yani bir bakıma Japon kültürü içinde çokça yer eden lanet üzerine kurulu olması filmi Türkiye’de başarısız kılan etkenlerdendir.
Şaşırmadım. Çünkü dünya bana öğretilen bir alfabe değildi; kazara denize düşen birinin çırpınırken gösterdiği telaşla okumaya çalıştığım bir eski kitaptı. O kitapta “bilgelik hiçbir şeye şaşmamaktır” diye yazıyordu. Zor çözmüştüm. Ama çözdüğüm gün bu kadar basit miydi diye şaşırmıştım da. Bilge olmam için daha çok zaman var diye geçirmiştim içimden.
Aklığın parıldasın ayda
Ürperen omuzların, yasemin gibi kar beyazı
Ve ateşli nefesinin alevi ısıtsın beni
Salınarak dolaş benimle uzaklarda.
Boynuna ziller asılı sabahları beklemeden,
Telaşla,
Zamanından evvel açılan bir hediye gibi
Dökülüverdik birbirimizin yatağına.
Belki bir tren durur
Ya da bir uçan halı…
Kurtuluruz bu gurbetten
Uzaklara bakmaktan,
Şiir söylemekten…
Takeshi Kitano’nun bu görsel bir şölen olan filmi, belki de Düşler(kurusova) den sonra, renkleriyle, sessizliğindeki gizemle, kırmızı iple bağlı sevgililerin aşk yolculundaki bağlılığı yanındaki talihsizlikleriyle ve her aşkın bir çıkmaz yol olduğunu anlatan üç öyküsüyle çarpıcı, etkili ve izlemeye değer yapıtlardan.İzledikten sonra etkisinde kalacağınız bu filmi, bi arkadaşıma göndermek için tekrar ortaya çıkardığımda, dayanamadım ve tekrar izledim.
İstanbul’dan gelmiş Güldanur. Evliymiş ve iki çocuğu varmış. Sara hastasıymış gençliğinden beri. Zamanla akli bir rahatsızlığı da başlamış. Sanırım akıl hastanesinden ziyade bu köye yerleştirmeyi daha uygun görmüş ailesi. Çocukları durumu anlayacak kadar büyük değilmiş.
Aslında hepsinin temel sebebi, Susan Sontag’ın dediği gibi, başkalarının acısına dokunamamaktır. Evet, onca acıyla çepeçevre kuşatılmış iken etrafımız dönüp bakma zahmetine girmeye bile eriniyoruz. Kulakları sağır edecek gürültülere bile duyarsızlaşmışız sözün özü…
damarını sarmalar ihtizar hayatın
kulaklarda güze çalan bir ömrün fısıltısı
sükutuyla metruk içten bir sesin
isyansız onayı yayılıyor boşluğa