Her şeyi yakıp yıkmaya ant içmiş bir büyük anarşist; silahlarını kuşanıp Tanrı’ya başkaldıran devasa bir ateist; varlığı, hiç’lik süzgecinden geçirerek yokluğu olumlayan ve ululayan eşsiz bir nihilist… Böyle bilinir Nietzsche; dahası sarp kayalıklarda, uçurumun kıyısında gezinen umarsız, umursamaz, aylak; sanırım biraz da deli. Böyle bilinir Nietzsche. Hakikaten böyle midir? Halbuki Nietzsche demek, hayat demek; hayata bağlılık ve hayatın mevcudiyet alanı olan dünyanın mükemmel yaratımına sarsılmaz bir imanla bağlılık demek. “Tabii” olan her şeye “Evet”; kurgu olan, kurguya yaslanan her şeye “Hayır” demektir, diyebilmektir.

Bu durağa varmak, bu durakta durmak/durabilmek için gereken bedeli göze almaktan çekinmeyen, gözüpek bir savaşçıdır, O. Ömür boyu bedel öder. Hatta denebilir ki, bedel olarak ömrünü öne sürer. Ve nihayetinde bu uğurda çıldırır, çıldırmış halde ölür.

Hakikati bulma yolunda bir “savaş”a girişmiştir. Arkasında duran ‘geçmiş’in kararmış tortuları, durduğu yerde, her yolun ‘anlamsızlık’a/‘çıkmaz’a varmasına yol açıyordur. İlkin bu durumu fark etmiştir. Öyleyse ‘arkeolojik-zihin analizi’ yapmak kaçınılmazdır. Arkasında uçsuz bucaksız uzanan; kararmış, karanlık, zifiri tortuyu kazıya kazıya, “çekiç”le kıra kıra önünü açar; elinde çekiçle birlikte, karanlığa düşen ışıltı yumağıyla bir de fener -dilin tüm imkânları- vardır. Peki, tortu dediğimiz şey nedir? İki ayağı vardır tortunun; akıl ve din. Akıl dediği, saf akılcılık yani Batı aklı; din dediği ise, Hıristiyanlıktır.
Buyurun, bu soylu düşünürün düşünce ziyafetine, düşünce serüvenine, hakikat arayışına iki eseri üzerinden birlikte tanıklık edelim…

Putların Alacakaranlığında
“Bu küçük kitap, büyük bir savaş ilanıdır” diyen Nietzsche, bu eserinde Batı aklını tarif ederek aklın nasıl tahrif edildiğini, tahrif edilerek insanlığı nasıl bir kumpasın içine tıktığını ifşa eder. Tarifi yapmak için en başa, o karanlık tortuyu kazıyarak, Antik Yunan’a döner ve burada karşısına Sokrates dikilir. İyi de, kimdir bu Sokrates? Büyük bir diyalektik-kurgu ustası, ‘hayatı uzun bir hastalık’ olarak niteleyen söz cambazı. “Yalnızca kendisi bilen, kendisi için bilen kişi” ve de “çirkin”; her tür kötülüğün o çirkin yüz çizgilerinden taştığı bir suçlu psikolojisi. Sokrates’in kurgusal aklı, Grek zevki ve beğenisini alt etmiş, asil zevk ve beğenisiyle hayatı dışlamıştır. Sokrates, aslında, aczin hayat bulduğu bir kafa ve gövde demekti. Çünkü diyalektik, aciz birinin elindeki en son silahtır. Kişinin aciz olmaması demek, hakkını gücüyle alabilmesi ve bu hakkını kullanması demektir. Sokrates ise, toplumun en alt katmanına mensuptur. Çirkindir. Avaredir. Kendini dışlayan aristokratları alt etmek için bizzat hayatın kendisini dışlar, kurgusal olanı ululaştırır. Bunu sevimli bir üslupla yapar. Akıl, erdem, mutluluk kavramlarıyla kurgusal gerçekliğin içini doldurur: “Akıl=Erdem=Mutluluk”. Ne var ki, kurgusal gerçekliğin içeriğini doldurmak için kullanılan bu kavramlar anlamını yitirir. Geride artık ne akıl kalır, ne erdem ne de mutluluk. Diyalektik, karşıdakinin aklını kullanma çabasına indirilmiş son bir balyoz darbesine dönüşür, Sokrat’ın elinde. Böylece yoz, hasta, kötümser bir insan tipi; zevksiz, sevimsiz, beğeni yoksunu, hiçbir derinliği olmayan yoz bir kültür iklimi yeşeriyordu. Ve “Akıl=Erdem=Mutluluk” formülü, Sokrat’ı, diyalektiğinin doğal sonucu olan bu iklimden kurtaramıyordu: İnsan, artık tedavi kabul etmez ben-merkezcilik hastalığına yakalanmıştı, bir kere.

İnsanlık, Sokrates ile birlikte ‘kurgusal aklın’ yol açtığı ‘çıkmaz’a tıkıldığına ve hala buradan çıkamadığına göre, nasıl oldu da nice filozof varolageldi? Dahası nice filozof, insanlığa, o keskin çıkmazda ne söyledi, ne söyleyebilirdi? Evet, der Nietzsche, olan-biten hiçbir şeyin farkında değillerdi. Bu nice filozof, ele aldığı her bir şeyi ölümcül bir tehlikenin pençesine bıraktıklarını bilmiyorlardı ve aslında onlardan bize kalan “kavramsal mumyalar”dan başka bir şey de yoktu. Değişimi reddetmek suretiyle kurgularına sımsıkı sarılmışlar, bu nedenle de olup biteni dolaysıyla yanıldıklarını fark edememişlerdi. Donmuşlardı. Diyalektiğin doğal sonucu olarak kategorilendirme yöntemine başvurmuşlardı çünkü. Eflatun’un yaptığı da buydu, Kant’ın yaptığı da. Gerçekte dünya, “gerçek/hakiki” ve “görünen/zahiri” olarak ikiye ayrılmaya gelmezdi. Kategorilere ayırma, çözülmeyi, yozlaşmayı ve nihayetinde çöküşü kaçınılmaz kılar.
Dekadantın/yozlaşmanın üreticileri olan filozların yanılgılarını süreksizleştiren bir neden daha vardı. Diyalektik çıkmazın rengini verdiği bu unsur, “Nedenlerle sonuçların birbirlerine karıştırılması”ydı. Friedrich Wilhelm Nietzsche, durumu örnekler: Genel yargı, erdemli insanın mutlu insan olduğunu söyler. Oysaki insan, ancak ve ancak, mutlu oldukça erdemli olabilecektir. Aynı şekilde, genç bir insanın, bir anda çökmesi üzerine çevresi, gencin düştüğü duruma neden olarak hastalığı gösterir. Oysaki o gencin çökmesi, sefil hayatından, yozlaşmış ve bunaltıcı hayatından kalan mirasın tabii sonucudur. Bu örneklerin aynısı Batı aklının ürettiği her düşünceye-‘şey’e uyarlanabilir.

Bunaltıcı, yozlaştırıcı ve bir o kadar da baskıcı bir diğer erk ise ‘ahlak’tır, Hıristiyan ahlakıdır. Nietzsche’ye göre, bilinenin aksine “Ahlaki gerçekler diye bir şey yoktur.” Ahlakilik denilen şey, belli görünümlerin yorumudur, “işaretbilimidir”. Ahlakın amacı ıslah etmek, uysallaştırmak, insanlığı düzeltmektir. Islah edici ise papazdır. Kimdir papaz? Tanrı adına konuşan, hüküm veren, cezalandıran ve affeden sahtekârdır. İncil de “papazın kitabı”. Papaz olgusuna bu şekilde ateş püsküren Nietzsche’nin, “ıslah etme, uysallaştırma” yöntemine verdiği örnek düşündürücüdür; sirk hayvanlarının terbiye edilmesi. Bu hayvanlar, ıslah edilme neticesinde zayıf, güçten, kuvvetten düşürülmüşler, zararsız hale getirilmişlerdir. Gerçekte ıslah edici olarak papazın insanlara yaptığı ıslahın da bundan farkı yoktur.

Modernliğe ve modern bir teori olan ilerleme fikrine eleştiri oklarını yönelten Nietzsche, kazanımları üzerinde durduğu Rönesans ile yaşadığı dönemi kıyaslar. Dönemlerinin hiçbir şekilde Rönesans ile kıyas edilemeyecek kadar geride olduğuna inanır. “Bizim kendimizi, Rönesans şartlarına yerleştiremeyeceğimiz apaşikar ortadadır… Sinirlerimiz böylesi bir duruma/gerçekliğe tahammül edemez” der. O yüzden ilerleme modern bir düşüncedir, batıl-boş bir fikirdir. Rönesans’ın aşıldığı yönündeki yaygın kanıya karşı çıkar: “Her çağ bu şekilde düşünür, düşünmek zorundadır”. Yaşanılan hayatın niteliklerini, hız ve sorumsuzluk olarak niteler. Hız ve sorumsuzluk ise, modern insanın içinde kaybolduğu bir labirenttir. İlerleme teorisi konusundaki kötümserliği, liberalizmle ilgili değerlendirmesinde de kendini gösterir. Liberalizmin hayat bulması mümkün değildir, çünkü vaat ettiği şey özgürlüktür. Liberalizm adına tesis edilecek kurumlar, ilkin liberal olma özelliklerini yitireceklerdir. Çünkü bu kurumların kendisi, bizzat özgürlüğün önündeki en büyük engel olacaktır. “Dağ-ovanın düzleştirilmesi” demek olan liberalizm, insanı küçültür, korkaklaştırır ve kibirli bir varlığa dönüştürerek “sürü-hayvana” indirger. Liberalizm güç eksenli bir özgürlük anlayışı üzerinden var olur. Nietzsche’ye göreyse özgürlük, “kişinin kendi sorumluluğuna sahip olma iradesine sahip olma çabasıdır.”

Deccal-Sahte İsa
Modern dünyaya ve modern düşünceye yönelik sarsıcı eleştirilerini bu eserinde de sürdüren Nietzsche, filozofu, kendi kendine kazık atan “papazın varisi” bir “sahtekâr” olarak niteler. Göğsünde kutsallık mührü olan, insanı ıslah etme görevini, kurtarma görevini üstlenen papaz, “doğru” ve “yanlış” kavramlarını da belirlemiştir. Hakikatin önündeki en ciddi engel olarak papaz olgusu, aynı zamanda nihilizme kapı aralar. Hakikatin bitmediği topraklarda doğal olarak nihilizm yeşerecektir. Filozof denilen kişiler ise aslında teologlardır. Bir teolog olarak gördüğü Kant ile kıyasıya bir mücadeleye girişir. Görev ahlakını, kategorik aklı ve Fransız Devrimi’ni yücelten Kant ile -tabir yerindeyse- hesaplaşır.
Bütün bu eleştirilerin temel nedeni, “nasıl bir insan tipi”nin arzu edildiği sorusunda gizlidir. Nietzsche’ye göre, neşe/yaşama arzusu aşılayıcı, basiretli, feraset sahibi, kudretli, kendinden emin ve zinde bir insan tipinin murat edilmesi gerekir. Ne var ki, Hıristiyanlık ve Hıristiyanlık tecrübesi, bu insan tipinin oluşmasını engeller. Çünkü Hıristiyanlık acıma dinidir. Acıma erdeme eşitlenir. Acımanın olduğu yerdeyse neşe yoktur; basiret, feraset, kudret ve özgüven de yoktur. Varolan şey ise, kıskançlıktır, öfkedir, nefrettir, düşmanlık ve intikamdır. Yani nihilizme açılan kapılar vardır. Kilise dininin, hakikatle teması yoktur. Hakikat denilen şey, “hayali sebepler”dir. Tanrı İsa-Mesih, ruh, nefs, can, günah, lütuf, ceza, çarmıh, şehitlik, Tanrının Krallığı vs. vs… Kasvet yüklü tüm bu kavramlar hayal mahsulü bir teolojiye, “hayali bir psikoloji”ye dayanır. İnsan fıtratına aykırı bu teoloji çökmüş, çözülmüş, güçsüz ve marazi bir insan tipi üretir, nihilizm ve anarşizm üretir. O nihilizmin, o anarşizmin pençesine düşürülen kuru kalabalıklar, insanda iyiyi araştırma güdüsünün sonsuza dek ispatı sayılan (Kant) Fransız Devrimi’ni gerçekleştirir, Aydınlanma Çağı’na kapı aralar, bu kapı aralamayla ‘hakikat’e varma imkânı bir kez daha yitirilir.

Kilisenin-papazın propagandasını yaptığı Tanrı da Nietzsche’nin eleştirisinden payına düşeni alır. Olumsuzlama yöntemiyle Tanrı’nın ne olmadığını anlatır: Tanrı, “baş ağrısını gideren” değildir, “yağmur yağdığında bizi otobüse yetiştiren” değildir, “ev hizmetçisi”, “postacı” değildir. Kilisenin Tanrı anlayışını böyle alaycı bir üslupla tasvir edip reddeder.

Nietzsche, Hıristiyanlığı, Budizm, Hinduizm gibi hikmet geleneklerine dayalı, kadim dinlerle kıyaslar. Budizm’i de, Konfüçyanizm’i de, Manu’nun Yasalar Kitabı’nı da Hıristiyanlıktan daha rasyonel bulur. Bu kıyasta İslam’a ayrı bir parantez açar. “İslam, Hıristiyanlığı küçümsüyorsa bin kez haklıdır” der ve ekler: “Çünkü İslam, insanı yüceltir ama putlaştırmaz…” İnsan fıtratını dikkate alan İslam kültürü, asil bir kültürdür. Bu muazzam kültürden faydalanmak yerine onu yok ettik. Haçlılar, ganimet uğruna, “aslında önünde diz çökmeleri gereken”, “hayata Evet” diyen o muazzam İslam kültürünü yok etti. Evet, kadim-hikmet geleneklerine dayalı dinlerden de faydalanamamıştık, değil mi!

Neticede Nietzsche, anarşist değildir, ateist değildir, nihilist değildir. Tam tersine insanın fıtratını dikkate almayan Batı’nın saf-kurgusal aklı ile Hıristiyan-Kilise’nin, anarşizme, nihilizme yol açtığına, bu şekilde insanı çözerek zayıflattığına, güçsüz bıraktığına; insanlığı ‘çıkmaz’a sürüklediğine dikkatleri çekmek istemişti. Her iki eserinde de bu ‘çıkmaz’ı tasvir eder. Ve o çıkmazdan konuşur, çığlık atar. Bu nedenle sistematik olmayan pasajlarda şiirsellikle, söz oyunlarıyla, metaforlar ve aforizmalarla, adeta, tasvir ettiği ‘çıkmaz’ın surlarını yıkmaya çalışır. Nietzsche, İslam’ın, İslam kültürünün, bugün Seküler-ideolijik saldırıların hedefinde olmasının arkasındaki zihniyeti, ta o zaman gün yüzüne çıkarır. Nihayetinde bugün evrensellik vehmedilen Batılı değerlerin insanlığı sürüklediği ‘yıkımı’ öngörür, ifşa eder ve uyarır: Hayata Evet.

Nietzsche’nin “Putların Alacakaranlığında” ve “Deccal-Sahte İsa” adlı iki eseri, Düşünür Yusuf Kaplan tarafından metnin şiirselliği-yalınlığı ve özü korunarak Türkçeye kazandırıldı. Akla gelebilecek “Yığınla çevirisi yapılmışken bir kez daha neden Nietzsche?” sorusuna ise Yusuf Kaplan, her iki eserin girişinde yer alan “Bir Putkırıcı ve Hakikat Arayıcısı Düşünürün Arkeolojik Bir zihin Analizi” adlı makalesinde cevap veriyor.

Putların Alacakaranlığında 182 sayfa,
Deccal-Sahte İsa ise 172 sayfa
Külliyat Yayınları

Editörün notu: Bu yazı “Yeni Şafak” kitap ekinin Ağustos 2008 nüshasında yayınlanmıştır.

Yazar hakkında

Adnan Karakaş

Adnan Karakaş

| Yorumları

Yorum ekle